kızılderili etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kızılderili etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Ok Oğlan




 Ok Oğlan

Ok Oğlan, harika çocuk, yasa çıkarılan Sioux Yuwipi törenleri boyunca bir sihir gücü vermektedir. Törende büyücü; ürkütücü ışıklar, şıngırtılar ve sesler eşliğinde, işlenmemiş inek derisinden kamçı ve yıldız bir battaniye ile kaplanmış eski bufalo derisinden yapılma kaftanı bir araya getirmekteydi. Çanak-çömlek yapan Pueblolar, Water-Olla Boy efsanesi diye adlandırdıkları bu hikayenin diğer bir versiyonunu geliştirmişlerdir.

Çeyenler, mısırı almasından sonra bile hala kuzeyde oturuyorlardı, kabileden genç bir erkek ve kadın evlenmişti. Kadın hamileydi ve çocuğunu tam dört yıldır rahminde taşıyordu. İnsanlar büyük bir merakla ne olacağını izliyordu. Kadın dördüncü yılın sonunda doğurduğu zaman bebeğin doğaüstü olduğunu kabul ettiler.

Annesi ve babası öldükten sonra çocuğu yalnız yaşayan ninesi yanına aldı. Oğlan yürümeyi ve konuşmayı çabucak öğrenmişti. Bir bufalo postunu aldı ve büyücülerin giyeceği şekilde, tüylerini dışarı getirerek katlamayı öğrendi.

Çeyenlerde bazı doğaüstü yeteneklere ve güçlere sahip büyücüler vardı. Bazen biraraya gelirler ve bir yerde toplanırlardı. Büyük bir çember şeklinde oturup ilahiler okur ve kutsal törenler yaparlardı, sonra herkes kalabalık toplanmadan önce mucizelerini gösterirdi.

Bu sihirli danslar çocuk on yaşına geldiğinde devam ediyordu. Oğlan ninesine onlara katılıp katılamayacağını sordurttu ve büyükler onu kabul ettiler. "Nerede yaşamak istersin?" diye sordu şef, bunun anlamı 'nerede oturmak istiyorsun'dur. Törensiz bir biçimde oğlan şefin yanına oturdu. Ona yer gösterene çocuk direktifleri verdi, tüm vücudu kırmızıya boyanacak ve yüzünün, bileklerinin ve dizlerinin çevresine siyah çemberler çizilecekti.

Gösteri çemberin sonundan başladı. Sıra Oğlana geldiğinde oradakilere ne yapacağını sordu. O tütsü yakmak için yumuşak otlar kullanırdı. Ondan sonra dumanın içinden, bufalo sinirinden yapılmış yayını kuzeye, güneye, doğuya ve batıya doğru çevirdi. Kaftanını giymek ve yayını boynuna takmak için iki kişiden yardım istedi. Bütün güçleriyle çektiler fakat onu yerinden hareket ettiremediler. Daha hızlı çekmelerini söyledi ve onlar bunu yaptığında Oğlanın kafası incindi. Kafası kaftanın altında kaldı ve adamlar kaftanı çıkardı.

Şimdi çocuğun yerinde çok yaşlı bir adam oturuyordu. Yaşlı adamı cüppe ile sardılar ve tekrar çekmeye başladılar. Bu seferde insan kemikleri ortaya çıktı bir kafatasıyla birlikte. Üçüncü seferde ise kaftanı kemiklerin üstüne serdiler ve kaldırdılar. Hiçbir şey yoktu. Dördüncü seferde ise kaftanı boş bir yere serip sonra kaldırdılar. Şimdi ise harika çocuk hiçbir şey olmamış gibi orada oturuyordu.

Çeyenler büyü dansından sonra, bufalo avlamak üzere kamplarına doğru harekete geçtiler. Annelerini görmek için bütün güçlerini harcayan danaları avlamaya giden çocuklara öncülük etti muhteşem oğlan. Çocuklar etrafta beş ya da altı tane dana gördüler ve içlerinden birini oklarıyla öldürdüler. Çok dikkatli bir şekilde, kemikten yapılma bıçaklarını kullanarak derisini yüzmeye başladılar. Toynaklarını atıyorlar ve kafasını bozmamaya özen gösteriyorlardı çünkü harika çocuk bu deriyi kaftan için kullanacaktı.

Çocuklar işlerini yaparken bir adam bir köpek sürüsünü onlara doğru yönlendirdi. Bu adam kabile şefi Genç Kurttu ve etrafa dağılmış kemikleri toplamak için gelmişti. Çocuklara o bufaloyu alacağını ve onu bırakmalarını söyledi.

Bunun üzerine muhteşem çocuk dışındakiler adamın söylediklerini yerine getirdi. Muhteşem çocuk ise işine devam ederek sadece derisini alacağını söyledi. Adam çocuğu kenara itti fakat çocuk kalkarak deriyi yüzmeye devam etti. Bunun üzerine adam bu sefer çocuğu şiddetli bir şekilde yere fırlattı. Çocuk kalktı ve işine devam etti. Arka bacağın derisini yüzer gibi yaparak dizinden kesti ve toynağından tutarak ayırdı. Adam çocuğa bu sefer omzuyla yüklenerek kenara itmek istedi fakat çocuk az önce kestiği bufalo bacağı ile adamın ensesine sert bir vuruş yaptı. Bunun üzerine adam olduğu yere yığılıp kaldı.

Çocuklar hemen kampa koştular ve büyük bir heyecanla başlarından geçenleri anlattılar. Savaşçılar toplandılar ve harika çocuğu öldürmeye karar verdiler. Çocuğu bulmak için şeflerinin cesedinin etrafına bakmaya gittiler fakat çocuk kampa dönmüştü. Ninesinin yanına gelmişti ve ninesi ona yemek yapıyordu. Tam o sırada savaşçılar etrafı kapladı. Çocuk çömlekteki yemeği hemen ateşe döktü ve böylece çıkan dumandan yararlanarak ninesini orada bırakarak kaçtı.

Savaşçılar etrafa bakınmaya başladılar ve çocuğu çeyrek mil ötede doğuya doğru giderken gördüler. Hemen peşine düştüler fakat ulaşılacak gibi görünmüyordu. Dört kez denediler bunu fakat başaramayacaklarını anlayarak bıraktılar.

İnsanlar harika çocuktan korkar oldu. Her gün aradılar ve en son gördüklerinde yakındaki bir tepenin başındaydı. Tüm kamp tam beş kez izledi onu ve her seferinde farklı bir elbise ile göründü. İlk geldiğinde bufalo derisinden yapılmış bir başlık vardı, kırmızı kalkanlı savaşçı gibiydi. Boynuzları, mızrağı, kırmızı kalkanı ve her bir koluna bağlanmış bufalo kuyruğu vardı üzerinde. İkinci geldiğinde siyah ve sarıya boyanmış vücudu, başına yapıştırdığı kuş tüyleri ile bir Coyote savaşçısıydı.

İki Ayaklı

İki Ayaklı

Maya Düzlüğü’nü dolduran hayvanlar arasında, Balam adlı bir kaplancık bulunurdu.

Balam bir kovukta doğdu, annesi onu canı gibi severdi, üzerine titrer ona gereksindiği her şeyi verirdi.

Büyüyünce güzel, güçlü, çevik bir kaplan oldu, kendine güveni geldi. Bir gün annesine dedi ki: “Dış dünyaya çıkmak istiyorum, çünkü artık büyüğüm, güçlüyüm.”

Şefkatle ona bakan annesi yanıt verdi: “Daha gençsin. Hayatta her şey güçle elde edilmez. Kendin gibi olan hayvanlara karşı kendini savunabilirsin, bu gerçek, ya da seni öldürmesinler diye onlardan kaçabilirsin. Ama daha tanımadığın bir hayvan var. Ona “Ca’dzit ok” ya da “İki Ayaklı” derler. Gerekirse cesaretle ona direnebilir, karşı koyabilirsin. Ama, sen sen ol, sakın onu arama!

“Bu Ca’dzit çok büyük müdür” diye sordu Balam.

“Boy pos olarak pek değil” dedi annesi.

“Ben onu yenerim” dedi.

“Sakın oğlum ona yaklaşma” diye diretti annesi.

Sonunda bir sabah Balamcık macera aramaya karar verdi. Annesine söylemeden dünyayı dolaşmaya çıktı.

Tek düşündüğü şu tanımadığı Ca’dzit ok idi.

Gide gide bir geyiğe rastladı.

“Sen Ca’dzit ok musun” diye sordu.

“Hayır” dedi geyik, ben ondan uzak olmaya çalışırım, onunla karşılaşmayı hiç istemem.

“Sen bir korkaksın” dedi kaplan, sonra bir pençe vuruşuyla onu öldürdü.

Yoluna devam etti. Derken ormanın bir aralığında sarıkuş Kambul ile karşı karşıya geldi.

“İki Ayaklı sen misin” diye sordu.

“Hayır” dedi Kambul, “değilim”. “Onu ne diye arıyorsun ki?”

“Çok güçlü olduğumu, cesurlukta kıral olduğumu göstermek için” dedi Balam.

“Ondan uzak dur” diye diretti kuş, “onu yenemezsin.”

“Sen zayıfsın, Kambul” dedi Balam, sonra bir pençe vuruşuyla onu öldürdü.

Yürümeyi sürdürdü, sonra sanki kader yol gösteriyormuşcasına, başka bir hayvan daha çıktı karşısına. Garip bir yaratıktı, güçsüz görünüşlüydü. Öyle zayıftı ki, korunmak için giysilere bürünmüştü. Pek de ağır ağır yürüyordu, yürüyüşü dengesizdi; çünkü yalnızca iki ayağını kullanmaktaydı.

“Sen Ca’dzik ok musun” diye sordu kaplan yavrusu.

“Evet Balam, ben oyum.”

Kendine çok güvenerek kahkahayı attı kedigil.

“Benim senden mi kaçmam gerekiyor? Bir fiske vursam işin biter.”

Sözlerini uzatarak:

“O denli güçsüzsün ki, şu elimdeki kara papaya* sopası ile kendine yol açmasan yürüyemiyorsun bile, kemiklerin incinmesin diye gövdeni örtüye sarmışsın, ayaklarını da deriyle kaplıyorsun.”

Sonra da ekledi:

“Her neyse, ben seni öldüreceğim. Ama işte sana son bir frsat veriyorum, istediğin ölüm biçimini seç.”

“Cesur ve gururlusun” dedi iki ayaklı. Ama senin meydan okumanı kabul ediyorum. Haydi sırt sırta verelim, onar adım uzaklaşalım. Sonra geriye dönüp saldırıya geçelim.”.

“Olur” dedi kaplan, “böylece daha çok gerilip üstüne daha güçlüce atlarım.”

Kırsal alanın arı yeşilliği içinde Ca’dzit ok ile Balam arasında başlayacak garip düelloya tanık olmak isteyen bir dolu hayvan kafası dikiliverdi birden. Uzaktan kuşların cıvıltısı işitiliyordu.

Sırt sırta veren düellocular yürümeye başladılar, ıslak toprak üzerinde attıkları her adım ses çıkarıyordu.

Bir, iki, üç, dört, beş, altı, yedi, sekiz, dokuz, on.

Balam hızla kendini iki ayaklıya karşı fırlatır fırlatmaz bir ateş topu ile çarpıştı. Katı ve sıcak bir şeye vurduğunu duyumsadı.

Ortalığı kaplayan dumana karşın, besbelli görülüyordu ki, o papaya dalı gerçekte ateş saçan bir tüfekti.

Kötü yaralanmış olan kaplan yavrusu tüm gücünü toplayıp rüzgarda uçuşan bir ruh gibi kaçtı.

Annesinden işittiği sözlerin yankısı da uçuşuyordu onunla birlikte:

“Ca’dzik ok’a sakın bulaşma!”

(Derleyen: Clara Mireva Chi Ac
Yöre: Nunkini. De Caikini, Campeche.)
*Papaya (ağacı) : Amerika kıtasında bulunan, muza benzer meyve veren bir ağaç.
(Meksika Masalları, Okyanus yayınları)

Reis Mangas

Reis Mangas

Beyazlara karşı özgürlük savaşı veren Apache reisi Mangas yetmişi aşkın yaşına rağmen genç kızılderileri kıskandıracak ustalıkta ata biner. Mangas ya da "Kırmızı yen" 1863 yılında kanın durması için beyaz adamla barış görüşmeye razı olur. Askerlerin kampına doğru yola koyulan Mangas''ı savaşçıları yalnız göndermeyi kabul etmediğinden yanına 15 adam verirler. Apaçiler kampa ulaşınca beyaz adamlar Mangas''ı almak üzere yanlarına gelirler.


Ama savaşçılar kampın direğine barışı simgeleyen beyaz bayrak çekilmeden reislerini göndermeyeceklerin söylerler Bayrak çekilir 15 yerli uzaklaşır uzaklaşmaz çalıların arkasına gizlenen askerler Mangas''ı rehin alırlar. McLean kalesine getirilen Apaçi reisinin General West ile karşılaşmasını madenci Daniel Conner şöyle anlatır. "General Mangas"ın mahpus beklediği yere yürüdü, çevresindekilerin arasında görkemli bir heykel gibi duran ihtiyar reisin karşısında General cüce gibi kalmıştı. "O gece nöbetçi olan Daniel Conner''in tanık olduğu olaylar ise çok daha fazladır.

Askerlerin Mangas''a bir şeyler yaptığı gören Conner karanlık bir köşeden olanları izlediğinde insanlığından utanır. Askerler ateşte kızardıkları süngülerini ihtiyar reisin ayaklarını ve bacaklarına sürterler. Mangas kendisinin oyun oynayacak bir çocuk olmadığını söylediğinde ise askerler, tüfeklerindeki bütün mermileri bedenine boşaltırlar. General Wes''in "Onu sabaha ölü istiyorum" emri yerine getirilmiştir.

Tek suçu barış toplantısına katılmak olan Apaçi reisinin cansız bedenine tabancalarındaki mermileri boşaltırlar askerler. Bir asker Mangas''ın kafa derisini yüzerken bir başkası frenoloji uzmanına satmak üzere başını keser ve kaynayan suda haşlarlar.

Savaşın başından beri barışı kucaklamak isteyen Kırmızı Yen''in başsız gövdesi bir hendeğe atılıp yüzlerce kızılderili öldürdükten sonra resmi makamlara karşı rapor düzenlenir.

"Kaçmaya çalışırken vuruldu" Aynen diğer kızıl deriler gibi kaçarken... !"

Koçin Kabilesi

Koçin Kabilesi

Kuzey Amerika'da Atabask dili konuşan Yerli kabileleri grubu,Alaska'nın doğusu ile Yukon Toprakların'da, yukon ve Peel Irmakları havzasında açık ve verimsiz araziye serpilmiş kozalak ormanlarıyla kaplı bir alanda yaşarlar.

"Halk" anlamına gelen Kuçin adı birbirinden ayrı çok sayıda kabile için kullanılır.Dilsel olduğu kadar kültürel bir içeriği de olan Kuçin adı altında hangi kabileleri toplamak gerektiği konusunda uzmanlar arasında kesin görüş birliği sağlanamamıştır.

Geçmişte Kuçinlerin olağan dışı bir toplumsal örgütlenmesi vardır.Her takım ya da alt gruba ayrılıyor , ama bu yapı hiçbir aşılanma ya da kalıtsal konum belirtmiyordu.

Erkekler önderlik ya da yiğitlik özelliklerine göre şef olurlardı.Koçinler ayrıca savaşçılıkları ve erkek ,kadın ya da çocuk olsun düşmanlarını acımasızca öldürmeleriyle ünüydüler asla tutsak almazlardı.erkeklerin görevleri savaşçılık,balıkçılık ya da avcılıktı.

Başlıca av hayvanları bir tür Kuzey Amerika ren geyiği ile çok iri ve yassı boynuzlu sığındı (mus). Kadınlar ise günlük işlerin yanı sıra taşıma işlerini yaparlar;genellikle karar alma sürecinin dışında tutulurlardı.Yaşlılar ve kendilerine bakamayanlar ise geleneksel olarak ölüme terk edilirdi.

Kuçinlerin en çok etkilendiği komşuları Eskimolardı.Ticaret ve savaş ilişkilerinin yanı sıra onlardan bazı kültürel özellikler de aldılar.Geyik derisinden dikilmiş giysiler (özellikle Eskimo başlıkları ve tek parmaklı eldivenleri), çeşitli av silahları ve kızak bunlar arasındaydı.

Güney ve doğudaki yerlilerle de yüzlerini ve saçlarını boyamak ,başlarına tüy takmak ,giysilerini saçak ve boncuklarla süslemek gibi birçok göreneği paylaşıyorlardı.Üstü kamış ve göknar dallarıyla örtülmüş küçük evleri kışın kardan yapılmış bir setle çevrilir ve tepedeki bir duman bacasıyla havalandırılırdı.

Kuçin dini ya da inanışlarıyla ilgili çok az bilgi bulunmasına karşın şölenleri, oyunları (özellikle güreş), şarkıları ve dansları çok iyi bilinir.

Günümüzde yalnızca 2 bin kadar Kuçin kalmıştır. Bunlar da Avrupa tarzı yaşam biçiminde oldukça etkilenmişlerdir.

Krikler Kabilesi

Krikler Kabilesi

Muskogi dili konuşan Kuzey Amerika Yerli Kabilesi.

Krikler başlangıçta Georgia ile Alabama düzlüklerinde geniş bir alana dağılmıştı.Ekonomileri temel olarak mısır,fasulye ve kabak ekimine dayalıydı.Kabilenin erkekleri ava ya da savaşşa giderken tarım işlerini çoğunlukla kadınlar üslenirdi.Krikler başlıca iki kola ayrılmıştı:Krik topraklarının kuzey kesimine yerleşen Muskogiller Yukarı Krikler adıyla da anılıyordu.

Hiçitiler ve Alabamalar ise Yukarı Kriklerle aynı gelenekleri sürdürmekle birlikte biraz farklı bir lehçe konuşuyor ve Aşağı Krikler olarak olarak tanınıyordu.Krik yerleşmeleri barış törenleri için ayrılan beyaz köyler ile savaş törenleri için ayrılan kırmızı köyler biçiminde bölünmüştü.Krikler arasında önem taşıyan rütbe hiyerarşisi ise soydan çok,savaşçılığa ya da bilgeliğe dayanıyordu.

Güneydoğudaki birçok yerli kabilesi gibi Kriklerde bdenlerini hemen tümüyle dövmeyle kaplatırlardı.Her dövmenin bir anlamı vardı;savaşçı konumunu kazanan bir delikanlı ilk dövmesini yaptırırdı.

Bütün Krik yerleşmelerinde evler bir alanın çevresinde toplanırdı.Bu evler ,sırıklardan oluşmuş duvarların üzerine balçık döşenerek inşa edilmiş dikdörtgen biçiminde yapılardı.

Evlerin çatıları zift sürülmüş tahta ya da saz ve samanlarla örtülür,duman çıkabilmesi için tepeliklere delik açılırdı.Belirli yerleşmelerde bulunan tapınakların çatıları ise samanla örtülü birer kubbe biçimindeydi;her tapınak iki metre yüksekliğinde bir höyük üzerinde yer alır,tapınak kapısına çıkan basamaklar bu höyüğe ovulurdu.

İlk ürün ve ilk ateş ayini Yeşil Mısır (Green Corn) şenliği gibi önemli dinsel törenler köy alanında yapılırdı.Yaz ortalarında düzenlenen bu şenliğin ayırt edici bir özelliği,cinayet dışında her türlü kabahat ve suçun bağışlanmasıydı.

Kriklerle Avrupalılar arasında ilk ilişki 1538'de Hernendo de Soto'nun Krik topraklarını istila etmesiyle kuruldu.Krikler 1703'ten sonra Apalaşlara ve İspanyollara karşı girişilen bir dizi savaşta ingilizlerle işbirliği yaptı. 18 . yy da hem yerli hem de Avrupalı düşmanlara karşı birleşik bir cephe oluşturmak amacıyla bir krik konfederasyonu kuruldu.

Bu birliğe yalnızca çoğunluktaki Krikler değil,öteki muskogi dillerini konuşanlarla (Hiçiti,Alabama kovasati) başka dilleri konuşan Krikler (Yuchi,Neçezlerin bir bölümü ve Şauniler) de katıldı.Toplam nufusu yaklaşık 20 bini bulan 50 kadar krik köyünün hiçbir zaman birlikte savaşa girmemesi nedeniyle konfederasyn başarısızlığa uğradı. 1813-14 'te ABD 'yle yapılan Krik savaşında bazı köyler beyazlara karşı,bazılarıdaa (kızıl sopalar) beyazların yanında savaştı.

Yenilgiye uğrayan Krikler 23 milyon hektar arazi (Alabamanın yarısı ve Georgianın güneydeki bir bölümü) yitirdiler ve 1830'larda zorunlu olarak Yerli Topraklarına (Bügün Ohlahoma) yerleştiler.

Orada Çeroki,Çikasov,Çoktav ve Seminol Yerlileriyle birlikte beş uygar kabileyi oluşturdular.Yetmiş beş yıl süreyle her kabile belirli bir toprak parçasında,ABD örneğine göre örgütlenmiş yarı özerk bir işleyişle yönetildi.

Oklahoma eyalet olmaya hazırlanırken (1907) arazinin bir bölümü tek tek yerlilere dağıtıldı,geri kalanı federal hükümetin vesayetinde kalmak koşuluyla beyaz göçmenlere ya da özgür bırakılmış kölelere verildi.1906 2da dağıtılan kabile yönetimleri sınırlı biçimler altında günümüze değin varlığını korudu.Bazı Yerliler günümüzde 1yerleştirme kampı" olarak adlandırılan kabile topraklarında yaşamaktadır.

Bugün Oklahomada yaşayan yaklaşık 20 bin Krik çoğu eyalet yaşamıyla bütünleşmiştir ve yalnızca biçimsel olarak Krik kimliğini sürdürmektedir.Bunların yaklaşık 15 bini federal hükümetçe ayrılmış topraklarda yaşamaktadır.

Daha tutucu bazı Krikler ise dillerini,eski kent örgütlenmesini ve Krik dininin Yeşil mısır töreni gibi bazı yönlerini korumaktadırlar.Güneybatı Alabama'daki yaklaşık 500 kişilik Krik topluluğu Krik dili ve kültüründen bütünüyle kopmuştur.Florida ve Oklahoma'da yaşayan Seminoleler 18. yüzyıla 19. yüzyılın başlarındaki Krik Konfederasyonu'nun bir uzantısıdır.

Kriler Kabilesi

Kriler Kabilesi

Kanada'da yaşayan ve Algonkin dillerinden birini konuşan Kuzey Amerika Yerlileri.

Toprakları Hudson ve james korfezlerinin doğusundan Alberta eyaletine ve Büyük Slave gölünün batısına kadar uzanan çok geniş bir bölgeyi kapsıyordu.Başlangıçta bu alanın küçük bir kesiminde yaşayan Kriler 17. ve 18. yüzyılda ateşli silahlara sahip olduktan sonra hızla çevreye yayıldılar.Ama Dakotalar ve Karaayaklarla yaptıkları savaşlar ve çiçek hastalığı salgınları (özellikle 1784 ve 1838 'de ) yüzünden sayıları azaldı.Günümüzde dağınık Gruplar halinde yaşayan ve genellikle avcılıkla geçinen krilerin nufusu Kanada resmi verilerine göre yaklaşık 70 bindir.

Kriler,ilişki kurdukları toplulukların yaşam biçiminden etkilenerek iki ana gruba ayrılmışlardı: Orman ve Ova Krileri.Bataklık Krileri ya da Maskegonlar olarak da bilinen Orman Krileri,Yaşadıkları topraklar mısır ekimine elverişli olmadığından avcılıkla geçinirlerdi.Kültürleri Doğu Orman Yerlilerinin kültürüyle büyük benzerlikler gösterirdi.Kuzeydeki Büyük Ovalarda yaşayan Ova Yerlileri ise bizon avcıları olarak tanınırlardı.

Orman Krileri ren geyiği , sığır, ayı ve kunduz da avlamakla birlikte , yaşadıkları bölgede bu hayvanların az bulunmasından dolayı geçimlerini temelde yabani tavşan avcılığından sağlardı.Bazı dönemlerde yabani tavşan sayısının azalması,Orman Krileri arasında ,gerek kabile öykülerinde ,gerekse Avrupa kökenli kaynaklarda sözü edilen yamyamlığa yol açtı.Orman Krilerinin toplumsal örgütlenmesi savaş sırasında bir araya gelen geniş aile gruplarına dayanırdı.Kültürlerinde büyü ve av hayvanlarının ruhlarıyla ilgili tabu ve töreler önemli bir yer tutardı.Şamanlar ve büyücülerde toplum içinde önemli bir yere sahipti.

Ova Krileri,at ve ateşli silahlar edindikten sonra,Orman Krilerine göre daha savaşçı bir tutum izleyerek büyük Ovalarda yaşayan öbür kabilelere saldırılar düzenlediler.Herbirinin kendi başkanı olan 12 gruba bölündükleri söylenmekle birlikte gerçekte bütünleşmiş tek bir savaşçı topluluk oluşturdular.Savaşta ve bizon avında başarılı olmanın aracı olarak gördükleri dinsel etkinliklere ve törenlere büyük önem verdiler.Asinibolar hem ova hem de Orman Krilerinin geleneksel müttefikleriydi.

Micmac Kabilesi

Micmac Kabilesi

Kanada'nın deniz kıyısında Nova Scotia'yı kaplayan bölge, Quebec'teki Gaspé Peninsula, Prince Edward Adası ve New Brunswick'in Doğu yarısında yaşamışlar. Yaklaşık olarak 20.000 kişi kadarlarmış.
Avrupalılarla karşılaştıktan ve salgın hastalıklardan sonra nüfusları 4.000 kişiye düşmüş. Günümüzde ise; Boston bölgesinde 2.000 Micmac yerlisi kalmış. Birkaç yüz kişi kadarı da New york'da yaşıyormuş. Mİ'KMAQ sözü sonraları MİCMAC olarak değişmiş. Bu ismin diğer versiyonları; Miqmaq, Mikmaq ve Mi'mkaq sözcükleri. Onların kendi dillerinden gelen bu kelimenin anlamı: Müttefikler. Algonquian dilini konuşan Micmac'lar Kanada'nın denize yakın kıyılarına hakim bir kabile. Ama konuştukları dil New Brunswick'teki Maliseet Kabilesi ve Kuzey New England'ın Abenaki Kabilesi ile benzerlik taşıyor. Cree diline de benzerliklerinden dolayı Kanada'ya
kuzeyden gelmiş olabilecekleri düşünülmüş. Diğer kabilelere göre tarımda daha ileriymişler çünkü güneye yakın oluşları onları tarımda geliştirmiş. Ölen kişinin ardından yas tutan Micmac'lar, şarkılar söyleyerek ölen kişi için dans ederlermiş. Micmac'lar tek bir büyük gücün yanı sıra doğa olaylarına hakim tanrılar olduğuna inanırmış. Kültürel kahramanları ise GLOOSCAP'mış ve onun üzerine birçok hikayeleri varmış. Micmac Kabilesi ve NEWfoundland'daki Beothuk Kabilesiyle birlikte Avrupalılarla ilk tanışan kabilelerdenmiş, 11.yy'da Vikinglerle karşılaşmış oldukları tahmin ediliyor. Bilinen ilk temas ise; 1497'de John Cabot'un gelmesiyle olmuş, Cabot İngiltere'ye dönerken 3 Micmac Yerlisini de beraberinde götürmüş. Sonra Avrupalılar sık sık gelip gitmeye başlamış. 1519'da Avrupalı balıkçılar bölgede kürk ticaretine başlamış. Balıkçılar Micmac Kabilesini "Çok iyi niyetli ve
ticaret yapmak için çok hevesli" diye tabir etmişler. 1534'te Micmac'lar da ticarete atılmışlar. Fransız kaşifi Cartier, Chaleur Körfezi'ne demir
attığında çevresinde yüzlerce Micmac yerlisi görünce onların tüm kanolarını ateşe vermiş ve Micmaclar kaçarak canlarını zor kurtarmışlar. Ertesi gün Cartier, bölgeye geri dönen Micmaclarla ticarete başlamış. Amerika devriminden sonra 1738'de İngilizler bölgeye akın etmiş ve Micmacların bölgesininde yayılmaya başlamışlar. 1800'lü yıllar boyunca Micmac'lar kendi bölgelerine yerleşen beyazlarla birçok anlaşma imzalamışlar ama sonunda
kendilerine bir rezervasyon ayrılmış ve orada yaşamak zorunda bırakılmışlar.

Omaha Kabilesi

Omaha Kabilesi

Omaha Nebraskanin bozkırlarında yaşıyan bir Kızılderili kabilesi.
Omahalar Sioux'lar ile akraba diller konuşmalarına rağmen hiç Sioux'larla birlik olmamışlar ve hatta onlarla sık sık savaşmışlardır.
Omahaların eski memleketi St. Louis civarındaki Missisippi kıyıları olarak bilinir. Sonradan Nebraskaya göç etmişler, ve burdaki topraklarını 1830, 1836 ve 1854 yıllarında imzalanan kontratlar ile ABD'ye vermişler ve Vinnebago kabilesi ile birlikte Nebraskanın kuzeyinde bir Rezervasyona yerleştirilmişler.

Ponka Kabilesi

Ponka Kabilesi

Ponka ya da Punka ("kutsal baş") Oklahoma ve Nebraskada yaşıyan bir kızılderili kabilesi. Kendileri gibi Sioux lehçeleri konuşan Omaha, Osage ve Kansa kabileleri ile yakın akrabadırlar.

Pueblo Kabilesi

Pueblo Kabilesi

Güneybatı bölgesinin Tarihöncesi ve sonraki halkları arasında en ünlüsü Pueblo'lardır. Puebloların ataları, taştan ve kerpiçten, çok çok düzenli konutlar ve köyler inşa etmişlerdi.

Pueblo adı İspanyolca'da köy anlamına geliyordu. Ama bu kültürün İS 1. binyıla tarihlenen başlangıç dönemiyle ilgili veri gene de çok azdır. Pueblolar, dikdörtgen ve yarımay biçimindeki konutları uzun süre kullanmışlar, orta direkli bu kerpiç evlerin yerini giderek taş-kagir yapılar almıştır. Mısır ve darı tarımında verim artışı kültürel yaşamı etkilemiş ama çömlekçilik, hasırcılık ve dokumacılık gibi sanatlar çok gelişmemiştir.

Klasik Pueblo dönemi, İspanyol fetihlerinden önce İS 1050-1300 arasında yaşandı. Kayalıklar üzerinde kurulan büyük evler Mesa Werde ve büyük dizi evler Peblo Bonito bu dönemde yapıldı.

En önemli gelişme ise çömlekçilik ve mimarlıkta görüldü. Büyük dizi evlerde oda sayısı 20-1.000 arasında değişirdi. Duvarlar, ağır yükleri taşıyacak kalınlık ve sağlamlıkta yapılırdı. Her büyük yapı, gerçekte, eksiksiz bir köy yerleşmesiydi. Yalnızca üst katlarda pencere ve kapı boşluğu bırakıldığı için, konutlara ancak çatıdan ve merdivenle girilebilirdi.

Açık havada yaşamaya elverişli balkon ve teraslar da vardı. Bu görkemli konutların terk edilmesi Pueblo'ların sonunu belirledi. Göçebe Atabasklar, Navaholar ve Apaşların bölgeye girmesi, 13.yüzyıl sonlarında yaşanan uzun süreli kuraklıkla ve ona bağlı bir yönetim bunalımı da sonu hızlandırmış olabilir. Pueblolar,İS 1300-1700 arasında güneye ve doğuya göç ederek yeni köy yerleşmeleri kurmuşlardır.

Maya Uygarlığı

Maya uygarlığı neden çöküşü ?

David Webster, Maya uygarlığının çöküşüyle ilgili bilgileri son kitabında bir araya getirdi: Nüfus patlaması, savaşlar ve isyanlar,.

Yucatan yarımadası günümüzden yaklaşık olarak 1200 yıl önce hayalet ülkeye dönüşmeden önce yüzyıllar boyu adeta bir cennet gibiydi.

Yanardağlar ülkeye lav ve kül savurdular, kuraklık tarlaları çoraklaştırdı, salgınlar insanları kırıp geçti ve tüm bunların üzerine de kentler yabancı ordular tarafından talan edildi. Maya araştırmacılarının yıllardan beri çizdikleri senaryolara bakılırsa Yucatan hiçbir felaketten kaçamamıştı.

Bilim adamları bu efsanevi Kızılderili kültürünün ani çöküşünü açıklamak için bugüne değin yüzlerce teori ve hipotez ürettiler. En deneyimli Maya araştırmacılarından antropolog David Webster (Pennsylvania Devlet Üniversitesi) şimdi orta Amerikan uygarlığının batışıyla ilgili tüm bu bilgileri bir araya getirdi.

30 yıldan uzun bir süredir Maya kalıntılarını kazan Webster, meslektaşlarının basmakalıp açıklamalarına inanmıyor. Ona göre klasik Maya merkezlerinin boşalması birçok faktöre dayanmakta*.

İklimsel koşullar.

800 ila 1500 yılları arasında süregelen bin yıllık bir kuraklık döneminde yer altı su seviyesi iyice düşünce basit taş aletlerle su ihtiyacını karşılayabilecek kuyular açılamaz olmuştu. Burada hemen şu soruları soruyor Webster: Bu iklim felaketi neden tüm Maya merkezlerinde, aynı zamanda çöküşe neden olmamıştı? Kültürel gerileme neden ilk olarak güneydeki nemli dağlık bölgede yaşanmıştı? En görkemli tapınaklar niçin kuraklık döneminde inşa edilmişti? Kuraklık modeli, diyor Webster, arkeolojik kanıtlarla her zaman örtüşmemekte.

Amerikalı bilim adamının teorisi yürürlükte olan açıklamalardan biraz daha karmaşık. Maya uygarlığının çöküşünü, İkinci Dünya Savaşı'nın ortaya çıkış nedenlerine benzeterek açıklamaya çalışan Webster'e göre bu ani çöküş, Mayalardaki başarının bir neticesiydi. Nüfusta yaşanan patlama yüzünden çiftçiler insanları doyuramaz hale gelmiş tarım alanları tükenmişti. Çiftçiler daha önceki yüzyıllarda olduğu gibi verimli topraklara sahip olamıyor, halkın %80-90'ı tarımla uğraşmasına rağmen gıda stoku elde edilemiyordu. Örneğin Mısırlı bir çiftçi ailesi İ.Ö.1200'lerde bile Nil'in bereketli alüvyonlarında beş ila altı aileyi daha doyuracak kadar ürün elde edebilirken, Maya çiftçisinin ekini ancak ikinci bir aileyi açlıktan kurtarmaya yetiyordu.

Maya çiftçilerinin ne sabanı, ne demiri, ne de hayvanları vardı. Her ne kadar verimsiz topaklarda mısır ve fasulye yetiştirmeyi becerebiliyor ve eğimli vadilerde yapay teraslar kurabiliyorduysalar da yetiştirdikleri ürünler hep kısıtlı kalmıştı. Ayrıca yakacak odun ve samanlar da çatılarda kullanılıyordu. Çöküşle ilgili tüm açıklamalar arasında en kalıcı olanı budur, diyor araştırmacı.

Besin kaynaklarının tükenmesine dayanan senaryoda, savaşlar, belli bir araştırma döneminden sonra önem kazanmaya başladı. Maya araştırmacıları 70'lı yıllara değin sanki sözbirliği etmişçesine neredeyse yalnızca barış içinde yaşayan astronomlar ve takvimin buluşçularıyla ilgili mitosu çözmeye çalışırlarken, o tarihten sonra önemli savaş belgelerine ulaştılar. Savaş, kanlı yüzünü özellikle de yedinci ve sekizinci yüzyılda daha fazla göstermeye başlamıştı. 28 farklı Maya merkezinde yaşanan yüzü aşkın katliamın kanıtları, bugün yapıların ön cephelerinde, dikilitaş ve sunaklarda gizli.

Boş mideler ve 40 ila 50 krallık merkezi arasında süregelen çekişmeler bile sonunda milyonlarca insanın topraklarından sürülmesine engel olamamıştı. "Yönetimin zirvesinde doğru yürümeyen herhangi bir şey olmalıydı" diyor Webster.

Yürümeyen işler karşısında Maya krallıkları güçlerini yitiriyordu. Dini törenlerin büyüsü sönüyor, ataların ve doğaüstü güçlerin diyaloglarına dayanan yönetim güvenilirliğini yitiriyordu.

Nihai çöküş 130 yılda tamamlanan sinsi bir sürecin ürünüydü. Kralların tahttan çekildiği bazı merkezlerde Maya aristokratları 200 yıl kadar yönetimde kaldılar. Aristokratların halk tarafından sürülmesinin ne kadar sonra gerçekleşmiş olduğunu ise kimse bilmiyor.

Neticede son perde her yerde farklı bir biçimde kapanmamıştı. Örneğin Copan halkı, tapınakları ve sarayları boşaltmış, taşınabilecek ne varsa yanlarında götürerek ülkelerini gayet sakin bir şekilde terk etmişti. Oysa Dos Pilas veya Aguatece gibi merkezlerdeki kalıntılar, buradaki göçün daha kaotik ve aniden gerçekleşmiş olduğunu göstermekte.

Webster burada bir tür "domino etkisinden" söz ediyor. Buna göre herhangi bir krallıkta ya da bir toplulukta yaşanan aksaklıklar peş peşe diğer bölgelere yayılmıştı.

İşte bu zincirleme çöküş süreci sonunda Maya merkezleri en sonunda tamamen boşalmış ve yarasalara kalmıştı. Öyle ki İspanyol fatihi Hernan Cortes 1525 yılında küçük ordusuyla eski Maya ülkesine vardığında 700 milyon yıl önce milyonlarca insanın doyduğu topraklarda açlıktan kırılacaktı.

Maya efsanesini çözmeye çalışan arkeologlar uygarlığın çöküşünü açıklayabilmek için araştırma projeleri için yıllarca büyük ödenekler aldılar. Fakat buna rağmen birçok soru hâlâ karanlıkta. En önemli soru da Maya topraklarının yüzyıllar boyu neden iskânsız kaldığı, olsa gerek.

David Webster: "The Fall of the Ancient Maya. Solving the Mystery of the Maya Collapse". Thames &Hudson Yayınları; 368 sayfa.

Kiowa (Kiyova) Kabilesi

Kiowa (Kiyova) Kabilesi

Büyük Ovaların güney kesiminde yaşamış, Kiyova-Tano dil öbeğine bağlı Kuzey Amerika yerlileri.

Ovalar bölgesinde ,ABD hükümetinin egemenliğini en son tanıyan kabilelerdendir.20. yy sonlarında nufusları,Kiyova Apaçileriyle birlikte 3 bin dolayındadır.18. yy sonlarında da nufuslarının bu kadar olduğu tahmin edilmektedir.

Kiyovalar 1868 'de Komançilerle birlikte Oklahoma'nın güneybatısında,Washita ve Red Irmakları arasında bir kampa yerleştirilmiştir. 18. yy'dan sonra kalma bölgelerde ise,merkezi Anadarko olan bu yerleştirme kampının kuzeybatısında bir bölgede yaşadıkları belirtilir.

Kiyovalar yedi takıma (Band) ayrılıyordu.Bunlardan Kuatoların artık soyu tükenmiştir.Kiyova Apaçileriyse Apaçi dillerinden birini konuşan bir Güney Atabask topluluğudur.

Ovalarda yaşayan göçebe kabilelerin tipik örneklerinden olan Kiyovalar tarımla uğraşamazdı.İspanyollarla birlikte bölgeye at geldikten sonra usta binici oldular ve at sırtında bizon avlamaya başladılar.

Evleri koni biçimli deri çadırlardan (Tepee) oluşurdu.

Savaşçı bir topluluk olan Kiyovalar toplumsal konum savaşta gösterilen başarıya bağlıydı;düşmanı yalnızca öldürmek değil,dövüş sırasında vucuduna dokunmak da kişiye saygınlık kazandırırdı.

Rüyalar ve hayallerin savaşta,av sırasında ve hastalıkların iyileştirilmesinde kişiye doğaüstü güçler kazandırdığına inanılırdı.Şifalı otlardan 10 demet kabilenin koruyucusuydu ve Güneş Dansı'nın da odağını oluştururdu.

Komançilerle birlikte Kiyovalar,halisünojen maddeler içeren peyote adlı bitkiye dayalı bir kültün yayılmasını sağladılar.Ayrıca yılda iki kez kabilenin önemli olaylarını resimlerlerdi.1832-1839 arasında her yaz ve kış ,kabilenin bir ressamı deri üzerine bu "Tarih takvimleri" nden yapmıştır.


Kiowa (Kiyova) Kabilesi

Kiova (kai-gwa: ilk insanlar) Oklahoma'da yaşıyan bir kızılderili kabilesi.
Bir efsaneye göre Yellowstone Irmağı bölgesinden gelmişlerdir. 18'ncı yüzyılda ellerine atlar geçmesi ile, bozkırlara açılıp bizon avlamaya başlamışlardır. Bu dönemde hem Kiowa-apaçileriı hem de eski düşmanları olan Comanchelerle birleşmişlerdir.