kızılderili hikayesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kızılderili hikayesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Taş Oğlan

Taş Oğlan

Kızılderililerin eski büyük günlerinde, bir kız ve beş erkek kardeş yaşardı. İnsanlar o zamanlarda yiyecek aramak zorundaydı, bu onların temel sorunuydu. Kız yemek pişirip elbise dikerken, erkek kardeşleri günlerini avlanarak geçiriyormuş.

Bir gün aile çadırlarından çıkarak bir kayalığın yamacına bir kanyona kadar yürüdüler. Bu garip ve sessiz bir yerdi ama bir dere vardı ve avlanmak kolaydı. Kanyon yazın serindi ve kışında rüzgarı kesiyordu.yine erkekler avlanmaya çıktığında kızkardeşleri de onları bekliyordu. Beklerken sesleri dinliyordu. Bazen ayak sesleri duyduğunu sanıyor, ama dışarı çıkınca kimseyi göremiyordu.

Sonra bir gece beş kardeşten sadece dördü dönmüş avdan.hepsi de ona ne olduğunu merak ettiğinden sabaha kadar uyuyamamışlar. Sonraki gün ise avdan üçü dönmüş. Yine hiçbiri gözünü bile kırpmamış. Sonraki gece ikisi dönünce hepsi de çok korkmuş.

O günlerde kızılderililerin kutsal törenleri veya onlara yol gösterici duaları yokmuş, bundan dolayı kızın ve kardeşlerinin bu büyülü yerde geceleyin beklemesi çok zormuş.yine kardeşler sabah çıkmışlar ve biri dönmüş geceleyin. Kız ağlamış ve ona evde kalması için yalvarmış. Fakat kızın en çok sevdiği en genç olan kardeş te yiyecek bulmak için sabahleyin ava çıkmış. Diğerleri gibi o da dönmemiş. Hiçbiri kıza ne yiyecek ne içecek getirmiş, ne de onu korumuş.

Ağlayarak kız kayanın yamacından ayrılmış ve tepeye çıkmış. Ölmek istiyormuş ama bunu nasıl yapacağını bilmiyormuş. Sonra yerde yuvarlak bir çakıl taşı görmüş. Onun kendisini öldüreceğini düşünmüş, yerden almış ve onu yutmuş.

Kalbinde iyilikle çadıra dönmüş. Biraz su içmiş ve midesinde bir hareket hissetmiş, taş ona sakin olmasını söylüyormuş. Rahatlamış ama kaybolan kardeşlerinden dolayı uyuyamıyormuş.

Sonraki gün biraz pemmican ve çilek dışında bir şey yememiş, çünkü kendini aç hissetmiyormuş. Biraz da dereden su içmiş. Bir ziyafette olduğunu düşünerek şarkı söyleyerek yürümüş. Sonraki gün daha önce olmadığı kkadar mutluymuş.

Dördüncü gün yalnızdı ve kendini üzgün hissetti. Son şimdi geliyor diye düşündü, şimdi öleceğim. Kaygılanmadı ama öleceği yerde küçük bir oğlan doğurdu.

Ben bu çocuğu ne yapacağım? diye düşündü. Bu nasıl geldi? Herhalde yuttuğum taştan olmalı.

Çocuk parlayan gözleriyle oldukça güçlü görünüyordu. Buna karşın kız kendini zayıf hissediyordu, yeni hayatı, oğlunu koruması gerekiyordu. Kız ona İyan Hokshi, yani Taş Oğlan adını verdi ve ona kardeşlerinin elbiselerini giydirdi. Günler geçtikçe çocuk büyüdü, normalden on kat daha hızlı büyüyordu ve mükemmel bir vücuda sahipti.

Anne bebeğinin büyük güçlere sahip olduğunu biliyordu. Bir gün çocuk çadırın dışında oynarken kendine yay ve oklar yaptı. Anne okların ucundaki yontulmuş taşlara bakarak çocuğun onları nasıl yaptığını düşündü. belki kendinin taş olduğunu ve benim onu yuttuğumu biliyor diye düşündü. Onun sert bir doğası olmalı.

Bebek hızla büyüyüp yürümeye başlamıştı, saçları uzadı ve olgunlaşınca annesi onu diğer kardeşleri gibi kaybedeceğinden korkmaya başladı. Sık sık ağlıyordu ve çocuğun neden sormadığını düşünüyordu, çocuk biliyor gibiydi.

Çok sonra çocuk avlanmak için yeterli olgunluğa erişince ve annesi onu görünce daha da kaygılandı. Taş çocuk çadıra girdi ve anne ağlama dedi.

Annesi beş tane amcan vardı dedi. Fakat avlanmaya çıktılar. Birbirini izleyen günlerde hiçbiri geri dönmedi. Ve onun doğumunu hatırladı, tepeyi nasıl tırmandığını ve taşı nasıl yuttuğunu, içinde kıpırdıyan şeyi nasıl hissettiğini.

Biliyorum dedi çocuk. Ve ben kardeşlerini yani amcalarımı aramaya gidiyorum.

Ama eğer dönmessen ben ne yapacağım? diye hüngür hüngür ağlamaya başladı.

Döneceğim diye yanıtladı çocuk. Amcamlarla birlikte döneceğim hem de. Ben gelen kadar çadırdan çıkma.

Böylece ertesi sabah İyan Hokshi yürümeye ve etrafı izlemeye başladı. Akşama kadar uyumak için uygun bir yer bulana kadar dolaştı. Dört gün boyunca dolaştı ve dördüncü günün sonunda duman kokusu aldı. İyan Hokshi, Taş Çocuk kokuyu takibetti. Koku onu bacasından duman çıkan bir çadırın yanına getirdi.

Çadır çirkin ve haraptı. İyan Hokshi içeride yine çok çirkin olan yaşlı bir kadın gördü. Kadın onu gördü ve içeriye buyur etti.

Taş çocuk içeri girmekle beraber huzursuz ve biraz da tedirgindi.etrafa baktı ve çadırın duvarına dayanmış beş büyük bohça gördü ve merak etti.

Yaşlı kadın biraz ot kaynattı. Çocuk piştiği zaman out yedi ama beğenmedi. Sonra kadın ona uyuması için pis ve eski bir bizon derisi serdi, fakat çocuk bir tehlike olacağını sezinledi ve uyumamaya karar verdi.

Sırtım ağrıyor dedi kadın. uyumadan önce, keşke sırtımda yürüyerek masaj yapsaydın bana. Ben yaşlı ve yalnızım, ağrılarım için bana yardım edecek kimsem yok.

Uzandı ve Taş Çocuk onun sırtında yürümeye başladı. Bunu yaparken, kadının sırtının arkasındaki kürkün altında bıçak, mızrak ucu gibi keskin bir şeylerin olduğunu hissetti. belki onları amcalarımı öldürmek için kullanmıştır diye düşündü. Belki de bir yılandan aldığı zehiri koymuştur, evet öyle olmalı.

İyan Hokshi bunları düşünerek, becerebildiği kadar havaya sıçradı ve yaşlı kadının sırtına indi. Tekrar tekrar zıpladı, ta ki yaşlı kadın bitip tükenip kırık bir sırtla ölünceye dek.

Sonra İyan Hokshi hayvan derileriyle sarılmış ve sırımlarla ağızları bağlanmış bohçaların yanına geldi.onları çözdü ve ölmüş ve kurutulmuş etler gibi kurumuş, insana pek benzemeyen beş adamı buldu. Bunlar amcalarım olmalı diye düşündü, fakat onları hayata nasıl yeniden döndüreceğini biliyordu.

Çünkü çadırın dışında gri taşlarla çevrili bir kaya yığını vardı. Onları konuşurlarken buldu, onları anlayabiliyordu. İyan Hokshi, Taş Oğlan, sen de bizden birisin, bizden geliyorsun, Tunkadan geliyorsun, İyandan geliyorsun. Şimdi dikkatle dinle

Onların dediklerini dinledikten sonra, kubbeye benzer bir yığın yaptı söğüt dallarından. Onu yaşlı kadının bizon derisiyle kapladı ve içine kurumuş beş cesedi koydu. Dışarıda büyük bir ateş yaktı. Kayaları alevlerin sağına yerleştirdi, yaşlı kadını aldı ve ateşin içine attı.

Taşlar ateşten kızmaya ve kırmızılaşmaya başladıktan sonra, Taş Oğlan bir geyiğin boynuzlarını buldu ve yaptığı kubbeye onları tek tek taşıdı. Yaşlı kadınınbizonun iç derisinden yapılmış su kabını alarak içine su doldurdu. Sonra kurumuş insanları kubbenin içine koyduğu tasın etrafında daire şeklinde yerleştirdi.

İyan Hokshi kubbenin girişini bizon derisiyle kapattı, içerideki havanın çıkmaması ve içeriye de hava girmemesi için.kaptaki suyu ölülerin üstlerine boşalttı ve taşlara teşekkür etti: beni buraya getirdiğiniz için. Dört kez suyu döktükten sonra dört kez kapıyı açtı ve kapadı. Taşlarla konuştu. Suyu döktüğü zaman küçük oda buharla doldu, böylece bembeyaz bir sisten başka bir şey görünmez oldu. İkinci kez döktüğünde, bir canlanma, bir kıpırdanma hissetti. Üçüncü kez döktüğünde şarkı söylemeye başladı. Ve dördüncü kez döktüğü zaman bu ölü ve kuru şeyler de şarkı söylemeye ve konuşmaya başladılar.

Artık hayata döndüler diye düşündü Taş Oğlan. Şimdi onları görebilirim.

Kapıyı son kez açtığında buharın dışarıya, gökyüzüne uçarak tüybulut olduğunu gördü. Şenlik ateşi ve ayışığı ikisi de küçük tahta kubbenin içinde parlıyordu ve ışıkları içeride oturan beş genç adamı aydınlatıyordu. Hou lekhsi, sizler amcalarım oluyorsunuz dedi, onlar gülümsediler, hayata yeniden döndükleri için mutluydular. İyan Hokshi: bu annemin yani kızkardeşinizin- istediği şey. Bu onun dilediği şey.

Taş beni korudu ve şimdi de sizi koruyor diye ekledi. İyan, Tunka taş- Tunka, İyan. Tunkashila, Büyükbaba Ruh, ona tapınmayı öğreneceğiz. Bu kubbe, bu kayalar, bu ateş, bu su bunlar kutsal- bundan böyle bunları kullanacağız, bu yaptığımız ilk şeyden sonra: temizlik için, yaşamak için, wichosam için, sağlık için bunların hepsi bize yaşamamız için verildi. Şimdi bir kabile olmalıyız.

Ok Oğlan




 Ok Oğlan

Ok Oğlan, harika çocuk, yasa çıkarılan Sioux Yuwipi törenleri boyunca bir sihir gücü vermektedir. Törende büyücü; ürkütücü ışıklar, şıngırtılar ve sesler eşliğinde, işlenmemiş inek derisinden kamçı ve yıldız bir battaniye ile kaplanmış eski bufalo derisinden yapılma kaftanı bir araya getirmekteydi. Çanak-çömlek yapan Pueblolar, Water-Olla Boy efsanesi diye adlandırdıkları bu hikayenin diğer bir versiyonunu geliştirmişlerdir.

Çeyenler, mısırı almasından sonra bile hala kuzeyde oturuyorlardı, kabileden genç bir erkek ve kadın evlenmişti. Kadın hamileydi ve çocuğunu tam dört yıldır rahminde taşıyordu. İnsanlar büyük bir merakla ne olacağını izliyordu. Kadın dördüncü yılın sonunda doğurduğu zaman bebeğin doğaüstü olduğunu kabul ettiler.

Annesi ve babası öldükten sonra çocuğu yalnız yaşayan ninesi yanına aldı. Oğlan yürümeyi ve konuşmayı çabucak öğrenmişti. Bir bufalo postunu aldı ve büyücülerin giyeceği şekilde, tüylerini dışarı getirerek katlamayı öğrendi.

Çeyenlerde bazı doğaüstü yeteneklere ve güçlere sahip büyücüler vardı. Bazen biraraya gelirler ve bir yerde toplanırlardı. Büyük bir çember şeklinde oturup ilahiler okur ve kutsal törenler yaparlardı, sonra herkes kalabalık toplanmadan önce mucizelerini gösterirdi.

Bu sihirli danslar çocuk on yaşına geldiğinde devam ediyordu. Oğlan ninesine onlara katılıp katılamayacağını sordurttu ve büyükler onu kabul ettiler. "Nerede yaşamak istersin?" diye sordu şef, bunun anlamı 'nerede oturmak istiyorsun'dur. Törensiz bir biçimde oğlan şefin yanına oturdu. Ona yer gösterene çocuk direktifleri verdi, tüm vücudu kırmızıya boyanacak ve yüzünün, bileklerinin ve dizlerinin çevresine siyah çemberler çizilecekti.

Gösteri çemberin sonundan başladı. Sıra Oğlana geldiğinde oradakilere ne yapacağını sordu. O tütsü yakmak için yumuşak otlar kullanırdı. Ondan sonra dumanın içinden, bufalo sinirinden yapılmış yayını kuzeye, güneye, doğuya ve batıya doğru çevirdi. Kaftanını giymek ve yayını boynuna takmak için iki kişiden yardım istedi. Bütün güçleriyle çektiler fakat onu yerinden hareket ettiremediler. Daha hızlı çekmelerini söyledi ve onlar bunu yaptığında Oğlanın kafası incindi. Kafası kaftanın altında kaldı ve adamlar kaftanı çıkardı.

Şimdi çocuğun yerinde çok yaşlı bir adam oturuyordu. Yaşlı adamı cüppe ile sardılar ve tekrar çekmeye başladılar. Bu seferde insan kemikleri ortaya çıktı bir kafatasıyla birlikte. Üçüncü seferde ise kaftanı kemiklerin üstüne serdiler ve kaldırdılar. Hiçbir şey yoktu. Dördüncü seferde ise kaftanı boş bir yere serip sonra kaldırdılar. Şimdi ise harika çocuk hiçbir şey olmamış gibi orada oturuyordu.

Çeyenler büyü dansından sonra, bufalo avlamak üzere kamplarına doğru harekete geçtiler. Annelerini görmek için bütün güçlerini harcayan danaları avlamaya giden çocuklara öncülük etti muhteşem oğlan. Çocuklar etrafta beş ya da altı tane dana gördüler ve içlerinden birini oklarıyla öldürdüler. Çok dikkatli bir şekilde, kemikten yapılma bıçaklarını kullanarak derisini yüzmeye başladılar. Toynaklarını atıyorlar ve kafasını bozmamaya özen gösteriyorlardı çünkü harika çocuk bu deriyi kaftan için kullanacaktı.

Çocuklar işlerini yaparken bir adam bir köpek sürüsünü onlara doğru yönlendirdi. Bu adam kabile şefi Genç Kurttu ve etrafa dağılmış kemikleri toplamak için gelmişti. Çocuklara o bufaloyu alacağını ve onu bırakmalarını söyledi.

Bunun üzerine muhteşem çocuk dışındakiler adamın söylediklerini yerine getirdi. Muhteşem çocuk ise işine devam ederek sadece derisini alacağını söyledi. Adam çocuğu kenara itti fakat çocuk kalkarak deriyi yüzmeye devam etti. Bunun üzerine adam bu sefer çocuğu şiddetli bir şekilde yere fırlattı. Çocuk kalktı ve işine devam etti. Arka bacağın derisini yüzer gibi yaparak dizinden kesti ve toynağından tutarak ayırdı. Adam çocuğa bu sefer omzuyla yüklenerek kenara itmek istedi fakat çocuk az önce kestiği bufalo bacağı ile adamın ensesine sert bir vuruş yaptı. Bunun üzerine adam olduğu yere yığılıp kaldı.

Çocuklar hemen kampa koştular ve büyük bir heyecanla başlarından geçenleri anlattılar. Savaşçılar toplandılar ve harika çocuğu öldürmeye karar verdiler. Çocuğu bulmak için şeflerinin cesedinin etrafına bakmaya gittiler fakat çocuk kampa dönmüştü. Ninesinin yanına gelmişti ve ninesi ona yemek yapıyordu. Tam o sırada savaşçılar etrafı kapladı. Çocuk çömlekteki yemeği hemen ateşe döktü ve böylece çıkan dumandan yararlanarak ninesini orada bırakarak kaçtı.

Savaşçılar etrafa bakınmaya başladılar ve çocuğu çeyrek mil ötede doğuya doğru giderken gördüler. Hemen peşine düştüler fakat ulaşılacak gibi görünmüyordu. Dört kez denediler bunu fakat başaramayacaklarını anlayarak bıraktılar.

İnsanlar harika çocuktan korkar oldu. Her gün aradılar ve en son gördüklerinde yakındaki bir tepenin başındaydı. Tüm kamp tam beş kez izledi onu ve her seferinde farklı bir elbise ile göründü. İlk geldiğinde bufalo derisinden yapılmış bir başlık vardı, kırmızı kalkanlı savaşçı gibiydi. Boynuzları, mızrağı, kırmızı kalkanı ve her bir koluna bağlanmış bufalo kuyruğu vardı üzerinde. İkinci geldiğinde siyah ve sarıya boyanmış vücudu, başına yapıştırdığı kuş tüyleri ile bir Coyote savaşçısıydı.

Tilkicik ile aslan (Meksika Masalları)

Tilkicik ile aslan

Kendi gibi küçük tilki eşiyle yeni doğmuş küçük yavrucuklarının yanında yaşayıp giden bir tilkicik varmış. Bir sabah, ailesine yemek olarak vermek için sarısabırotuna* yapışan ağustosböceklerini toplamaya çıkmış. Hep yedikleri buymuş. Gide gide vardığı bir otlakta bir aslan çıkmış karşısına. Aslan demiş ki, “İyi ki seni gördüm, tilkicik, şimdi seni bir güzel yerim.”

“Yok beni yeme” demiş tilkicik acıklı bir sesle, “Görmüyor musun, beslemem gereken bir ailem var. Beni yemezsen seninle anlaşma yaparız.”

“Ne anlaşmasıymış bu?”

“İşte, sen benim yavrularımın babalığı** olursun, böylece seninle ben kardeşten yakın sayılırız, ben de o zaman seni yemeğe davet ederim.

“Peki yemekte bana ne ikram edersin?”

“Sana incir yaprağında ağustos böceği yahnisi veririm.”

Aslan çok kızmış, “Ben ağustos böceğini hiç sevmem. Ben et isterim, hem de boğa eti.”

Tilkicik aslana verecek eti bulamadığı için çok üzülmüş. Aslan bunu görünce, “Üzülme oğuldaş” demiş, “ben biliyorum boğaların nerede bulunduğunu. Haydi birlikte gidelim, sen de benim o koca boynuzluları nasıl avladığımı izlersin.”

İki kafadar böylece yola düşüp bir açıklık alana vardıklarında orada iri bir boğa görmüşler. Aslan, “İyi bak oğuldaş, ben kardeşinin şu koca hayvanı nasıl avladığını iyice gör.”

Sonra bir sıçrayışta boğanın sırtına çöküp, pençeleriyle onu parçalamış. Az sonra avlarıyla birlikte tilkiciğin evine varmışlar. Sevinç içinde yiyip içip eğlenmişler.

Her şeyin bir sonu olacağından, oğuldaş aslanın da vedalaşıp ayrılma saati gelmiş., “Pekala, babaoğuldaş ile anaoğuldaş, artık ben gideyim. Her şeye çok teşekkür ederim. Güzel güzel yedik içtik, bakalım yine ne zaman görüşürüz. Sağlıcakla kalın.”

Aslan gitmiş. Günler geçip oğuldaş aslandan ses çıkmayınca baba tilkicik eşi ana tilkiciğe demiş ki, “Hey bana bak, oğuldaşımız gelmez oldu. Ben gidip onu ilk tanıştığımız otlakta arayayım.”

Tilkicik oğuldaşını aramaya çıkmış böyle diyerek. Önce otlağa bakmış, orada bulamayınca, düşünmüş, olsa olsa deyip aslanın koskoca hayvanları avlandığı açık alana yollanmış. Bakına bakına gezerken iri boynuzlu bir boğa çıkıvermiş karşısına. Bunu gören tilkicik şöyle demiş kendi kendine, “Eh benim oğuldaş ortalıkta görünmüyor. Karnım da bayağı acıktı. En iyisi ben şu boynuzluyu bir avlayayım. Alt tarafı oğuldaş öğretmişti bana avlanmasını nasıl olsa. Hem böylece eşime çocuklarıma da biraz etceğiz götürürüm dönerken.”

İkinci bir kez düşünmeksizin saldırmış boğanın üstüne, kolla kendini diyerek. Ama anında geçivermiş koskoca boynuz karnına, tıpkı iğneye iplik geçer gibi. Kalıvermiş bizim tilkicik boynuzun tepesinde dişleri dışarıda sırıtarak.

O sırada da oğuldaş aslan kardeş keyifli keyifli baba oğuldaş tilkicikle anne oğuldaş tilkiciklerin evine ziyaret niyetiyle gitmekteymiş. Varınca selam vermiş, “İyi günler oğuldaş ana.”

“İyi günler, oğuldaş” demiş anne tilkicik.

“Oğuldaş baba evde değil mi yoksa?”

“Hayır evde değil. Sabah sizi aramaya çıkmıştı.”

“Ah benim canım oğuldaşı. Öyleyse şimdi ben de onu aramaya gidiyorum.”

“Çok iyi, onu bulunca birlikte akşam yemeğine dönersiniz.”

Aslan otlağa varınca boğayı görmüş. Boğanın boynuzunda da tilkicik sırıtıp duruyormuş. “Vay benim sevgili oğuldaşım” demiş aslan kendi kendine, “buralarda gezintiye çıkmış eğleniyor. Boğanın boynuzunda keyif çatıyor. Evdeyse oğuldaş ana üzüntü içinde onu bekleyip meraklanıyor.”

Böyle düşünerek seslenmiş:

“Sevgili oğuldaşçığım, in artık oradan, haydi gel aşağı! Ana tilkicik seni bekleyip dertleniyor.”

Ama oğuldaş baba tilkicik oralı bile olmamış. Aslan kafasını yormuş, “Vay benim canım oğuldaşım” demiş, “O denli keyfi yerinde olmalı ki sırıtıp dişlerini gösteriyor. Bana bir yanıt bile vermiyor. Sanırım benimle alay ediyor.”

Çünkü aslan zavallı tilkiciğin ölü olduğunu anlayamamış. Hemen eve koşup tilkicik anaya demiş ki, “oğuldaş ana, oğuldaş ana! Sen hiç kaygılanma. oğuldaş babanın keyfi gıcır. Binmiş boğanın boynuzuna seyran ediyor. İnmek istemiyor yerinden. Nasıl olsa dönüp dolaşıp geleceği yer burası. Yok sizin karnınız acıktıysa, gel birlikte yavrucuklarınıza ağustos böceği toplayalım.

Birlikte böcek aramaya yollanmışlar. oğuldaş babayı da çok beklemişler ama o hiç istememiş inmeyi boğanın boynuzundan.

(Derleyen : Maria Garcia Olguin
Bildiren : Julio Sánchez
Yöre : Ricón Grande, Mlpo. De Zacualtipan, Hidalgo.)

* Sarısabırotu: Yaprakları etli ve kırılgan olan, çoğu zaman rozet biçiminde gövdeyi saran, acı bir özsu içeren bitki. Larousse Sözlük ve Ansiklopedisi.)
** Babalık: Vaftiz babası, manevi baba anlamında.
(Meksika Masalları, Okyanus yayınları)

Aluxlar’la Dzitbalché (Meksika masalları)

Aluxlar’la Dzitbalché

Derler ki, anımsanmayacak kadar eski zamanlarda, dağlarda mısır tarlalarını korusunlar diye “alux”lar yaratıldı. Şimdiyse çok başka öyküler söyleniyor onlar üzerine.

Kimileri de çocuk kaçıran hmenesler’e benzetir onları. Neyse… Biz yine dönelim anlatımıza.

Gerçekte onların, kimsenin bilmediği “çok eski” adamlarca, k’at (pişmiş toprak) ile zeki, güçlü ve cesur bir hayvanın kanı karıştırılarak yaratıldıklarına inanılır çoğu.

Çok çevik, çok tetik oldukları söylenir, çünkü oradaki çeşitli hayvanlardan alınan parçaların birleşmesinden oluşmuştur bedenleri. Bacakları ise gelmiş geçmiş en hızlı geyiklerden alınmadır.

Üstelik bir alux öldüğünde ufacık bir oyuncak bebek gibi olur, derler. İşte o zaman tarlaların derinliklerine taşıyıp bir ağacın dibine koyarlar. Orada ona soğuk su ile “han li cool’den” (dağ yemeğinden) oluşan sunular getirirler.

Süresi bitince oyunca bebek gizemsel bir biçimde ortadan yok olur. Bu iş böylece sona erdiğinde alux gerçek yaşamına kavuşur.

Alux’un Dzitbalché ile ilişkisinin ne olduğu pek iyi bilinmiyor. Oysa anlatırlar ki, çok süreler öncesi Potochán’dan Mayaca ve Lacondanca konuşan birileri gelmiş, bunlar Xmay-Keken (Domuz tırnağı) denen San Mateo yöresine yakın bir yere yerleşmişler.

Belki de su bulamadıklarından, sonra Noh Cah’a (Pueblo Grande’ye) göç etmek üzere oradan ayrılmışlar. Bugün bu yöreye San Feliciano deniyor. Böylece Dzitbalché’ye gelene dek bir yerden bir yere göçüp durmuşlar. Dzitbalché, bu adı ola ki o yöredeki tek ağaç olan balche* ağacından alır. Bu ağaçtan çıkarılan özü hmen’ler arı balı ile mayalayıp şaraba çevirir.

Biz yine konumuza dönüp, hmen’lerden ve onların alux’larla olan garip ilişkilerinden söz edelim.

Hmen’ler yöre insanlarını iyi tanıyan, onların geleneklerini, yaşamlarını iyi bilen papazlardır.

Mayaca’yı olağanüstü biçimde, herkesten daha hızlı konuşurlar. Ham-li cool törenlerine katılıp alux’lara soğuk su hazırlarlar. Öyle, garip hastalıkları olanları da iyileştirirler ayrıca.

Ama… bu hmenler bunca bilgiyi kimden öğrenmiş olabilirler ki?

Yine, kimileri daha neler de neler anlatır: Bu aluxlar yolu dağa düşen çocukları karşı duramayacakları büyülerle çekip götürürmüş. Ca-cab ya da aluxlarevi dedikleri yere.

Ca-cab’da büyücülük ya da gizli başka marifetler öğretirlermiş, sonradan gidip insanların arasında uygulasınlar diye.

Çocuk büyüdüğü zaman, bu aluxlar onu geriye, ilk buldukları yere getirip, “hmen” olarak salıverirlermiş.

Kimileri cesaretlerini toplayıp bu hmenlere giderek, tüm bu bilgileri nereden öğrendiklerini sormuş. Ama kesin olan o ki gerçek bir hmen bu sırrı asla söylemez. Çünkü söylerse aluxların iyileşmez bir hastalık verip onu öldüreceğini bilir.

* Balche ağacı : İspanyolca sözlüklerde bilinmeyen bu ağaç, bir çeşit kaktüs ya da tropik bitki olmalı, çevirenin notu)

(Derleyen : Gilberto Cli Caamal
Bildiren : Maria Juvencia Che Chi
Yöre : Dzitbalché, Mplo. De Calkini, Campeché.)
(Meksika Masalları, Okyanus yayınları)

Barış Çubuğunun Hikayesi

Barış Çubuğunun Hikayesi 

 İki izci büyük bir tepe üzerinde kamp yapmışlar. Uzaktan gelen bir şey fark etmişler. O tarafa doğru gittiklerinde bunun güzel bir bayan olduğunu görmüşler. İçlerinden birinin aklına kadın ile ilgili aklına kötü düşünceler gelmiş ve arkadaşına açıklamış.

“Saçmalama bence bu gelen kadın çok kutsal” biri demiş. Kadın karşılarına dikilince ikisi de bu güzellik karşısında afallayıp kalmışlar.

Kadın kötü düşünceleri olan adama dönüp “Senin istediğin şey olacak beni takip et” demiş. Adam kadının peşinden gitmeye çalışırken üzerine bir bulut çökmüş. Bulut kalktığında adam iskelete dönüşmüş. Kadın arkadaşının ölümü ile şok geçiren kişiye dönüp “yarın akşam kabilenize geleceğim hazır olun” demiş.

Hayatta kalan kişi kabileye dönüp hemen herkese haber vermiş ve hazırlıklar başlamış. Akşam olunca güzel kadın ortaya çıkmış ve demiş:

“Görünür bir nefesle yürüyorum ben.
Bir ses gönderiyorum yürürken ben.
Kutsal bir biçimde yürüyorum ben.
Görünür izlerle yürüyorum ben.
Kutsal bir biçimde yürüyorum ben.”


Kadın bu sözleri söyledikten sonra kabilenin reisine bir pipo hediye etmiş. Piponun üzerinde bir dana resmi varmış ve birbirine sıkıca sarılıp bağlanmış 12 kartal tüyü varmış.

Kadın tekrar herkese dönüp “Buna iyi bakın, çünkü bunun yardımı ile bu topraklarda çoğalacak ve iyi bir millet olacaksınız. İyilikten başka hiçbir şey görmeyeceksiniz. Bundan dolayı bu pipo her zaman için iyi insanların elinde olsun. Bunu kullanan iyi insanlar onu görme hakkına sahip olacak ancak kalbi kötülüklerle sarılı olan insan hiçbir şey göremeyecek”. Bu pipoyu alan kişinin adı Soylu Boş Boynuzmuş ve Siyu kabilesindenmiş.

Kadın onlara pipo yardımı ile Ruhlarla iletişime nasıl geçileceğini göstermiş. Bu kadın gerçekte beyaz bir yaban sığırıymış. Bu yüzden Kızıl Derili halkı arasında Beyaz Yaban Öküzlerine saygı duyulur. Kadın bu piponun tüm dertlerine deva olacağını söylemiş.

Aç kaldıkları zaman bu pipo ile Büyük Ruh’a ibadet etmelerini söylemiş. Böylece toprak verimleşecek ve hayvanlar tekrar otlamaya başlayacakmış. Pipo bazı zamanlar uzamaktaymış, bu sorunlu zamanların bir göstergesiymiş. Pipo kısalırsa, iyi zamanların göstergesiymiş.

Salyangozun Hayatı

Salyangozun Hayatı

Bir zamanlar Mississippi nehrinin kıyısında bir salyangoz yaşarmış. Salyangozun hayatı dingin ve huzurluymuş; ta ki bir gün bir sel baskını sonucunda nehrin suları kabarıp, zavallı hayvancık boğulma tehlikesiyle karsı karsıya kalana dek. Salyangoz canini kurtarmak için, can havliyle bir kütüğe tırmanmış ve akıntıya kapılan ama batmayan kütüğün üstünde nehrin aşağısına doğru sürüklenmiş.

Bir süre sonra kütük kıyıya vurmuş ve salyangoz sürünerek karaya çıkmış. Ancak sert bir zemin bulmayı umduğu kıyıda, kendisini çamur ve yosunların arasında buluvermiş. Bu yumuşak yüzeyde, daha azıcık ilerleyemeden, güneş çıkmış ve salyangoz, günesin sıcaklığıyla kuruyan çamurun içinde adeta kavrularak sıkışıp kalmış.

Salyangoz, sıkıştığı yerden kurtulabilmek için bir süre çabalamış çabalamasına ancak sonunda açlıktan baygın, yorgunluktan bitkin düşmüş. Tam çaresizlik ve umutsuzlukla teslim olmak üzereyken garip bir şekilde değişim geçirmeye başlamış. Bir yandan da dehşetengiz bir hızla büyüyormuş. Gövdesinin alt kısmından bacaklar çıkarken üst kısmında da bir kafa ve kollar oluşuyormuş. Kısacası, salyangoz kendini bir insana dönüşürken bulmuş.

Değişim çok geçmeden tamamlanmış ve az önce bir salyangoz olan yaratık , kusursuz bir insan formunda, nehrin kıyısında ayakta duruyormuş. Ancak bir deri bir kemik olan bu çelimsiz insan, eski gövdesiyle hissettiğinden daha açmış. Hatta, açlıktan ölmek üzereymiş. Açlığı bir yana, çırılçıplakmış ve uzuvları; bu halde korumasız bir şekilde tüm fiziksel etkilerine açıkmış. Çevresine şöyle bir bakınca havada uçuşan kuşlar ve etrafında gezinen başka hayvanlar görmüş. Ancak onlardan yiyecek ve giyecek elde etmek için ne yapması gerektiğini bilmiyormuş.

Derken, uzakta Yüce Ruh görünmüş ve ona adıyla seslenmiş. Bu güçsüz ve yardıma gereksinim duyan insana karşı, sesinde iyi ve sevecen bir ton varmış. Yüce Ruh, ona bir yay ve bir ok vererek, bunlarla nasıl geyik avlanacağını öğretmiş. Geyik öldüğünde etinin nasıl lezzetli ve besleyici bir yiyecek olabileceğini göstermiş. İnsan, eti pişirip yedikten ve böylece açlığı bastırdıktan sonra, Yüce Ruh ona; yakında soğuk rüzgarların ve yağmurların geleceğini ve kendini bunlardan koruyabilmek için giyeceğe gereksinimi olduğunu söylemiş ve öldürdüğü geyiğin derisinden giysi dikmeyi öğretmiş.

Yüce Ruh, insanın boynuna ucunda bir deniz kabuğu bulunan bir kolye geçirerek; bunun, yaratılmış tüm diğer hayvanlar üzerindeki otoritesinin, bir göstergesi olduğunu söylemiş. Yüce Ruh, sonra da ortadan kaybolmuş. Bunun ardından, insan gezinip dolaşırken, bir kunduz ile karsılaşmış ve boynuna, Yüce Ruh'un astığı deniz kabuğu kolyesini göstererek; kunduza,kendisine boyun eğmesini emretmiş. Ancak kunduz, basitçe bu buyruğa uymaktansa; insanı yasadığı inine götürmüs. İnsan, kunduzun ininde, karisi ve çocukları tarafından çok iyi karşılanmış ve çevresini dikkatlice gözlemleyerek, kendisine nasıl bir ev yapabileceğini tasarlamış.

Bu arada, kunduzun kızına aşık olan insan, ona evlenme önerisinde bulunmuş. Önerisi kabul görmüş ve hemen evlenmişler. Düğün töreni görkemliymiş. Gökteki tüm kuşlar ve ormandaki tüm hayvanlar düğüne davetliymiş. Şenlikler ve kutlamalar bir harikaymış. İste, tüm insan ırkları, bu birliktelikten dünyaya gelmiş.

Bu söylenceyi anlatan ve gezginin anlattıklarını kaydetmesine izin veren anlatıcı, sözlerini söyle tamamlamış: Diğer öyküler içinde bir tanesi vardır ki; o öykü, mutlu ve kendinden hoşnut bir yaradılışa sahip olmanın değerini anlatmaktadır.

Alcatraz Kuşkucusu

Alcatraz Kuşkucusu

San Francisco Körfezi'nde, kıyıdan iki mil açıktaki adaya 5 Ağustos 1775'te ayak basan İspanyol seyyah Ayala, buraya Pelikan Adası anlamına gelen "Isla de Alcatraces" adını koyar. İspanyol seyyahın böyle bir ad koymasının nedeni adada gördüğü pelikanlar olabilir.

Kimi Kızılderili kabilelerinde de, doğum sonrasında çadırdan çıkan baba, gördüğü ya da duyduğu ilk şeyin adını çocuğa koyar: Avın peşinde koşan bir tilki, çalıların arasında uyuyan bir tavşan, oturan bir boğa, çakan şimşek ya da gök gürültüsü!..

Alcatraz Adası'na beyaz adamın elinin değdiği ilk yapıyı Kaliforniya'nın Meksikalı Valisi Pio Pira yapmak ister. Bir fener dikmek isteyen Pira'nın düşleri Amerika'nın Kaliforniya'yı işgaliyle sona erer.

Fener, 1854 yılında ilk ışıklarını gönderdiğinde işgale karşı direndikleri için adaya tutsak edilen Kızılderililerin yüzlerini aydınlatır. Askeri amaçla kullanılan Alcatraz Adası, azılı katillerin ve casusların konulduğu bir hapishane olarak ünlenir.

1934'te James A. Johnston müdür olarak adaya gelmesinden sonra hapishaneye "sert taşlar okulu" denir.

Alcatraz adının duyulması, başrolünü Burt Lancesther'in ustalıkla oynadığı ve gerçek bir yaşam öyküsü olan "Alcatraz Kuşçusu"nun sinemalarda gösterilmesinden sonradır. Robert F. Stroud, on dokuz yaşında kız arkadaşına sarkıntılık yapan bir adamı öldürür. Mahkemesi devam ederken konulduğu hapishanede de bir gardiyanı öldürür ve idam cezasına çarptırılır.

Cezası müebbete dönüştürülen Stroud, Alcatraz Hapishanesi'ne geldiğinde 52 yaşındaydı ve 33 yıllık mahkûmdu. Her şey mahkûmluğunun ilk yıllarında, penceresinden içeri hasta bir kuşun girmesiyle başlar.

Masanın üstündeki kuşun ölmesini bekleyen katil, kuşun yaşam kavgasını görünce, yardım olsun diye gagasına ilaçlarından damlatır. Aradan yıllar geçtikçe Robert Stroud karşımıza bir ornitolog (kuş bilimci) olarak çıkar.

Hapishanede kırka yakın kitap hazırlayan Stroud, bunlardan yalnız bir tanesinin dışarıya çıkmasını başarır. "Doktor Stroud'un Kuş Hastalıkları Denemesi" adıyla yayınlanan kitap büyük ilgi toplar. Diğer kitaplar ise hapishanenin müdürü tarafından yok edilir!..

Beyaz adamın ayak bastığı günden beri hapishane olarak kullanılan Alcatraz, 1962 yılında insan sağlığına elverişsiz olduğundan boşaltılır. Ve "dünyada insan sağlığına zararlı bir yer varsa, o da, Amerika'dır" diyen Richard Oakes reisliğindeki Kızılderililer adayı 20 Kasım 1969'da işgal ederler.

Özgürlüklerine kavuşan Kızılderililer Alcatraz'dan beyaz adama şöyle seslenir: "Birçok söz verdiler ama yalnızca bir tanesini tuttular/ Topraklarımızı alacaklarını söylediler ve aldılar."

1971 yılına kadar Kızılderililerin idaresinde kalan adanın iskelesinde okunan "Indian Landing" yazısının anlamı şudur: Kızılderili Toprakları...

Adanın "Doğal Güzellikleri Koruma" kurumuna verilmesiyle Kızılderililerin özgürlükleri bir "operasyon" ile ellerinden alınır. Ve, Alcatraz eğlence merkezine dönüştürülür!

Kızılderililerin özgürlük kavgaları sonraki yıllarda da, devam eder: 1975'te FBI'ın "yok edilmesi gereken hedef" listesinde yer alan Kızılderili hareketinin günümüzdeki lideri Leonard Peltier sahte iddia ve belgelerle gözaltına alınır. Kızılderililerin Nelson Mandela'sı olarak kabul edilen Peltier uzun yıllar hapiste kalır.

Kız Kulesi de, Alcatraz Adası gibi hapishane ve fener olarak kullanılmıştır... Ve, 1992 yılında Kızılderililerin eylemi gibi şairler tarafından "Şiir Cumhuriyeti" ilan edilip, özgürlüğün doğum günü pastası olarak insanlara sunulur!...

Ne gariptir ki, günümüzde Kız Kulesi, Alcatraz gibi turistik amaçlı, bir eğlence yerine dönüştürülmek üzere 49 yıllığına sermayeye kiralanmıştır.

Ama, şuna hiç şüphe yoktur ki, gerek Kızılderililer ve gerekse şairler yüreklerinde taşıdıkları özgürlük tutkusunun çıktıkları adacıklarla sınırlı olmadıklarını çok iyi biliyorlar!..

Bir halkın gerçek yüzü şiirlerine yansımıştır. Aşağıdaki beş dizelik Kızılderili şiiri Hollywood'un, insanların beyinlerine kilometrelerce uzunluğundaki filmlerle yerleştirmeye çalıştığı görüntüyü okunur okunmaz yıkmıyor mu:

Sana abayı yaktım sanıyorsun O senin hüsnükuruntun Sizin çadıra gelişim Küçük kardeşini Görmek için...

Sunay Akın