meksika masalları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
meksika masalları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Tilkicik ile aslan (Meksika Masalları)

Tilkicik ile aslan

Kendi gibi küçük tilki eşiyle yeni doğmuş küçük yavrucuklarının yanında yaşayıp giden bir tilkicik varmış. Bir sabah, ailesine yemek olarak vermek için sarısabırotuna* yapışan ağustosböceklerini toplamaya çıkmış. Hep yedikleri buymuş. Gide gide vardığı bir otlakta bir aslan çıkmış karşısına. Aslan demiş ki, “İyi ki seni gördüm, tilkicik, şimdi seni bir güzel yerim.”

“Yok beni yeme” demiş tilkicik acıklı bir sesle, “Görmüyor musun, beslemem gereken bir ailem var. Beni yemezsen seninle anlaşma yaparız.”

“Ne anlaşmasıymış bu?”

“İşte, sen benim yavrularımın babalığı** olursun, böylece seninle ben kardeşten yakın sayılırız, ben de o zaman seni yemeğe davet ederim.

“Peki yemekte bana ne ikram edersin?”

“Sana incir yaprağında ağustos böceği yahnisi veririm.”

Aslan çok kızmış, “Ben ağustos böceğini hiç sevmem. Ben et isterim, hem de boğa eti.”

Tilkicik aslana verecek eti bulamadığı için çok üzülmüş. Aslan bunu görünce, “Üzülme oğuldaş” demiş, “ben biliyorum boğaların nerede bulunduğunu. Haydi birlikte gidelim, sen de benim o koca boynuzluları nasıl avladığımı izlersin.”

İki kafadar böylece yola düşüp bir açıklık alana vardıklarında orada iri bir boğa görmüşler. Aslan, “İyi bak oğuldaş, ben kardeşinin şu koca hayvanı nasıl avladığını iyice gör.”

Sonra bir sıçrayışta boğanın sırtına çöküp, pençeleriyle onu parçalamış. Az sonra avlarıyla birlikte tilkiciğin evine varmışlar. Sevinç içinde yiyip içip eğlenmişler.

Her şeyin bir sonu olacağından, oğuldaş aslanın da vedalaşıp ayrılma saati gelmiş., “Pekala, babaoğuldaş ile anaoğuldaş, artık ben gideyim. Her şeye çok teşekkür ederim. Güzel güzel yedik içtik, bakalım yine ne zaman görüşürüz. Sağlıcakla kalın.”

Aslan gitmiş. Günler geçip oğuldaş aslandan ses çıkmayınca baba tilkicik eşi ana tilkiciğe demiş ki, “Hey bana bak, oğuldaşımız gelmez oldu. Ben gidip onu ilk tanıştığımız otlakta arayayım.”

Tilkicik oğuldaşını aramaya çıkmış böyle diyerek. Önce otlağa bakmış, orada bulamayınca, düşünmüş, olsa olsa deyip aslanın koskoca hayvanları avlandığı açık alana yollanmış. Bakına bakına gezerken iri boynuzlu bir boğa çıkıvermiş karşısına. Bunu gören tilkicik şöyle demiş kendi kendine, “Eh benim oğuldaş ortalıkta görünmüyor. Karnım da bayağı acıktı. En iyisi ben şu boynuzluyu bir avlayayım. Alt tarafı oğuldaş öğretmişti bana avlanmasını nasıl olsa. Hem böylece eşime çocuklarıma da biraz etceğiz götürürüm dönerken.”

İkinci bir kez düşünmeksizin saldırmış boğanın üstüne, kolla kendini diyerek. Ama anında geçivermiş koskoca boynuz karnına, tıpkı iğneye iplik geçer gibi. Kalıvermiş bizim tilkicik boynuzun tepesinde dişleri dışarıda sırıtarak.

O sırada da oğuldaş aslan kardeş keyifli keyifli baba oğuldaş tilkicikle anne oğuldaş tilkiciklerin evine ziyaret niyetiyle gitmekteymiş. Varınca selam vermiş, “İyi günler oğuldaş ana.”

“İyi günler, oğuldaş” demiş anne tilkicik.

“Oğuldaş baba evde değil mi yoksa?”

“Hayır evde değil. Sabah sizi aramaya çıkmıştı.”

“Ah benim canım oğuldaşı. Öyleyse şimdi ben de onu aramaya gidiyorum.”

“Çok iyi, onu bulunca birlikte akşam yemeğine dönersiniz.”

Aslan otlağa varınca boğayı görmüş. Boğanın boynuzunda da tilkicik sırıtıp duruyormuş. “Vay benim sevgili oğuldaşım” demiş aslan kendi kendine, “buralarda gezintiye çıkmış eğleniyor. Boğanın boynuzunda keyif çatıyor. Evdeyse oğuldaş ana üzüntü içinde onu bekleyip meraklanıyor.”

Böyle düşünerek seslenmiş:

“Sevgili oğuldaşçığım, in artık oradan, haydi gel aşağı! Ana tilkicik seni bekleyip dertleniyor.”

Ama oğuldaş baba tilkicik oralı bile olmamış. Aslan kafasını yormuş, “Vay benim canım oğuldaşım” demiş, “O denli keyfi yerinde olmalı ki sırıtıp dişlerini gösteriyor. Bana bir yanıt bile vermiyor. Sanırım benimle alay ediyor.”

Çünkü aslan zavallı tilkiciğin ölü olduğunu anlayamamış. Hemen eve koşup tilkicik anaya demiş ki, “oğuldaş ana, oğuldaş ana! Sen hiç kaygılanma. oğuldaş babanın keyfi gıcır. Binmiş boğanın boynuzuna seyran ediyor. İnmek istemiyor yerinden. Nasıl olsa dönüp dolaşıp geleceği yer burası. Yok sizin karnınız acıktıysa, gel birlikte yavrucuklarınıza ağustos böceği toplayalım.

Birlikte böcek aramaya yollanmışlar. oğuldaş babayı da çok beklemişler ama o hiç istememiş inmeyi boğanın boynuzundan.

(Derleyen : Maria Garcia Olguin
Bildiren : Julio Sánchez
Yöre : Ricón Grande, Mlpo. De Zacualtipan, Hidalgo.)

* Sarısabırotu: Yaprakları etli ve kırılgan olan, çoğu zaman rozet biçiminde gövdeyi saran, acı bir özsu içeren bitki. Larousse Sözlük ve Ansiklopedisi.)
** Babalık: Vaftiz babası, manevi baba anlamında.
(Meksika Masalları, Okyanus yayınları)

Büyülü Ixtlahuacán Kırallığı (Meksika Masalları)

Büyülü Ixtlahuacán Kırallığı

Güneşli bir günde, genç bir çoban keçilerini otlatmaya çıkmıştı. Kuşluk vakti bir tepeye tırmanıp oradan hayvanlarına bakmak geldi aklına. Yüksekten bakınca Ixtlahuacán Köyü görünüyordu. Genç çoban gözleri dolarak kendi kendine “Bizim ev nerede? Ah işte ta şuradaki mavi boyalı” diyerek oyalanıp duruyordu.

Birden bir gürültü işitti. Başını çevirince bir de ne görsün! Yanı başında pek güzel bir kız durmuyor mu? Boylu boslu, mavi gözlü, sarı saçlı… Öyle güzeldi ki dili tutulan çoban olduğu yerde kalakaldı. Kız konuşmaya başlayınca sesi sirenlerin ezgisiyle yılanların ıslığı arasında bir türkü gibiydi.

“Korkma” dedi, “Sana dokunacağım.

“Olmaz.”

“Senden bana yardım etmeni istiyorum.”

“Ben sana nasıl yardım edebilirim ki?”

“Çok kolay. Bak, ben Ixtlahuacán Kırallığı’nın ecesiyim. Ama benim ülkeme büyü yaptılar. Sen beni kilisenin kapısına kadar sırtında taşırsan büyü bozulacak. O zaman sen hem benim eşim, hem de ülkenin efendisi olacaksın.”

Genç adam biraz düşünüp, “olur” dedi.

“Ne kadar iyisin!” diye sevindi güzel kız, “Ama önce seni bir konuda uyarmalıyım. Yol boyunca başını çevirip bana bakmayacaksın, ta kilisenin kapısına varana dek. İnsanlar sana ne söylerse söylesin aldırmayacaksın.”

Genç adam kızı sırtına alıp köye doğru yola koyuldu. İlk evlere ulaştıklarında karşılarına çıkanlar hemen uzaklaşıp korkulu gözlerle çobana bakıyordu. “Bu boynuna dolanmış zehirli yılanla nereye gidiyorsun” diye çığlık attı çocuklardan biri.

Genç çoban bunun bir şaka olacağını düşünerek yoluna devam etti. Ama az sonra rastladıkları bir başkası da aynı şeyi söyleyince, genç çobanın korku girdi içine. İyice de meraklandı.

Kiliseye varmasına birkaç metre kalmıştı ki, dayanamayıp başını çevirince, dişleri arasından keskin ıslıklar çıkaran dev bir yılan görüvermez mi karşısında! Korkunç dilini sağa sola oynatıyordu. Genç adam on hızla yılanı boynundan çözüp olabildiğince uzağa fırlatıp attı. Yılan yere düşer düşmez silindi gözden.

İşte bu nedenle, kurtulamadı büyüden Ixtlahuacán Kırallığı.

(Derleyen : Maria Angelica Bautista Guerra
Yöre : Las Higueras de Sta. Rosa, Mplo. De Ixtlahuacán, Colina.)
(Meksika Masalları, Okyanus yayınları)

Zor Günler (Meksika Masalları)

Zor Günler

Pek fakir iki ihtiyarcık vardı. Karı koca öyle yoksul idiler ki, yiyecek almaya bile paraları yoktu. Bir gün yaşlı adam iş aramaya gitti. Döndüğünde cebi doluydu. Yaşlı kadına:

“Bu para bize zor günler için gerekebilir” dedi. Hepsini küçük bir deri sandığın dibine koyup sakladılar.

Onları pek kurnaz, pek açıkgöz bir oğlan dinlemekteydi. Yaşlı adam çıkar çıkmaz, oğlan eve girip yaşlı kadına “Benim adım Zorgünler, paramı istiyorum” dedi.

Adamcağız sandıktaki paracıklarını düşünerek iç rahatlığıyla eve döndüğünde, karısı onu karşılamaya çıkıp dedi ki, “Bak hele, ihtiyar kocacığım, şu senin dediğin Zorgünler geldi, tüm parayı., benim için diyerek alıp götürdü.”

(Derleyen : Leobardo Guevera M.
Yöre : Fincas Viejas, Mpio. De Tecpan de Galeana, Guerrero.)
(Meksika Masalları, Okyanus yayınları)

Kuyunun Efendisi (Meksika Masalları)

Kuyunun Efendisi

Derler ki, bir büyük çiftlikte yaşarmış Balam Ailesi.

Babalarının adı Eduviges, eşi Alberto Yam, kızları Cristina ile Manuela, oğulları da José ile Pedro imiş.

Çiftlikte koyun yetiştirilir, meyve ağaçları büyütülürmüş. Bu işler için gereken suyu ise Balamlar kuyudan çekerek sağlarmış.

Su çekmeyi hep öğleden önce yapalarmış, çünkü Bay Eduviges onlara dermiş ki:

“Su çekmekte geç kalmayın, yoksa arap çıkar.”*

“Arap mı” diye sorarmış çocukları.

“Eve-e-et” dermiş Bay Eduviges. “Bu kuyunun bir efendisi var.”

Çocuklar arabın orada ne aradığını anlayamazmış. Öyle ya, madem ki arazinin sahibi Balamgiler Ailesi, kuyunun efendisi onlar olmalı değil mi?

“Kimdir bu arap” diye sorarlarmış.

“Rüzgar” dermiş Bay Eduviges. Başka bir şey de söylemezmiş.

Ama küçük kızı Manuela, babasının söylediği içine sinsin diye gerçeği gözüyle görmeyi koymuş kafasına. Kimseye bir şeycik söylemeden tam öğle vakti suya gitmiş.

Kuyuda su çekmek için çıkrığa davrandığında kovanın ipten çekildiğini duyuyormuş. Doğrulduğundaysa birisi yerden yukarı kaldırıyor gibi gelmiş onu. Bağırmaya başlamış.

“Baba! Yardım et! Arap beni çekiyor!” Babası elinde ıslak bir iple fırlamış çıkmış dışarı, sesin geldiği yana seyirtmiş.

Ama tam tutacakken, kızın çoktan bahçe duvarından yukarı yükselmiş olduğunu görüvermez mi?

Neyse sonra kızı aşağı indirip basmış bağrına. Ne var ki, o anda Manuela kendinden geçivermiş.

Yeniden toparlanması tam bir saat sürmüş. Sonra onu otlardan ilaç yapan bir şifacıya götürmüşler. Şifacı demiş ki:

“Bu kız artık çok yaşamaz. Çünkü kuyunun efendisi ona tutulmuş.”

O günden sonra kızcağız hep uyur dururmuş. Annesi uyandırınca o yine uykuya dalarmış. Bir süre sonra yine annesi onu uyandırmaya gittiğinde bir de bakmış ki kızı artık yaşamıyor.

O günden bu yana bir daha kimse öğle vakti su çekmeye gitmemiş kuyuya.

(Derleyen : Maria del socorro Che Vicab
Bildiren : Carmela Balam
Yöre : Calkini, Campeché)

* Ülkemizde de kimi yörelerde geç saatlerde kuyudan arap çıktığına inanılır.

(Meksika Masalları, Okyanus yayınları)

Küçük Kömürcü İle Hayvanları (Meksika Masalları)

Küçük Kömürcü İle Hayvanları

Bir zamanlar bir küçük kömürcü varmış. Görevi köydeki kadınların yemek pişirmesi için kömür yapmakmış. Çünkü o yerlerde öyle gaz maz bulunmazmış.

Onu bir an yalnız bırakmayan köpeği ile yaptığı kömürü taşıyan eşeciği yanında, her allahın günü dağa gidermiş.

Kömür yapmak için birçok yeşil dal keser, tepe tepe yığar, kurutur, yanacak duruma getirirmiş.

Her sekiz günde bir köye yeterince kömür taşır, yükünü satar, iyi para kazanırmış. Kömürü evlere tek tek dağıtırmış. Evlerdeki hanımların çoğu yemeği ya kömürle ya da kuru odunla pişirirmiş.

Günler böyle geçip gidiyorken yağmur mevsimi gelmiş. Yağmur yağınca yollar çamur olur, eşeciğin yürümesi güçleşirmiş. Hele yokuşları tırmanırken çok sıkıntı çekermiş.

Derken bir gün gelmiş, yolun kötülüğünden eşecik bir tek adım atamaz olmuş. Kömürcü onu saplandığı bataktan çıkarmak için sopayla vurmaktan başka çare bulamamış.

Bu durum her gün böyle yineleniyormuş: Eşecik çamura bakıyor, sahibi de umarsız kalıp, bacağına kafasına her yerine vuruyormuş sopayı.

Arada bir, hayvancağız çamurdan çıkmak için var gücüyle çabalarken, nereden geldiği belli olmayan bir ses işitiyormuş efendisi:

“Bu hayvana böyle vurma, gün gelir şaşa kalırsın.”

Ama kömürcü yine de çamurdan çıkana dek vurup dururmuş eşeğine.

Derken gene böyle bir gün hayvan çamura batmış çıkamıyormuş. Yükü çok ağırmış.

Sahibiyse vuruyor da vuruyormuş sopayı. Birden eşek dile gelip kalın bir sesle demiş ki:

“Sahibim, n’olur bana vurma artık!”

Bunu işiten kömürcü ok gibi fırlayıp ta tepeye dek seyirtmiş köpeğiyle birlikte.

“Aman Allah” diye inlemiş, “Ömrümde duymamıştım eşeğin konuştuğunu.”

Köpecik de ince sesiyle yanıtlamış:

“Ben de duymamıştım.”

Adam bunu işiter işitmez… pırrr.. soluğu evde almış. Yüzü kıpkırmızı ateş gibi yanıyormuş.

“Ne var, ne oluyor” demiş karısı.

Küçük kömürcü bin güçlükle olanları anlatmış.

Karısı sezinlemiş işin aslını, eşeciğin yaralarını görmeye gitmiş hemen. Hayvanlarımıza iyilikle davranmamış gerekir. Onları hiçbir zaman dövmemeliyiz, onlara iyi yiyecekler vermeliyiz, hep güçlü, sağlıklı olsunlar diye.

Kömürcü böylece yanlışını anlamış. Bir daha eşeğini hiç dövmemiş, ona kötü davranmamış. Ama bir soru hâlâ kafasında döner dururmuş: “Önceden işitip de aldırmadığım o ses, acaba kimin sesiydi?”

(Derleyen : Norberto Cruz Tinajero
Bildiren : Sergio Cruz Cruz
Yöre : Escarcega, Campeché.)
(Meksika Masalları, Okyanus yayınları)

İki Ayaklı

İki Ayaklı

Maya Düzlüğü’nü dolduran hayvanlar arasında, Balam adlı bir kaplancık bulunurdu.

Balam bir kovukta doğdu, annesi onu canı gibi severdi, üzerine titrer ona gereksindiği her şeyi verirdi.

Büyüyünce güzel, güçlü, çevik bir kaplan oldu, kendine güveni geldi. Bir gün annesine dedi ki: “Dış dünyaya çıkmak istiyorum, çünkü artık büyüğüm, güçlüyüm.”

Şefkatle ona bakan annesi yanıt verdi: “Daha gençsin. Hayatta her şey güçle elde edilmez. Kendin gibi olan hayvanlara karşı kendini savunabilirsin, bu gerçek, ya da seni öldürmesinler diye onlardan kaçabilirsin. Ama daha tanımadığın bir hayvan var. Ona “Ca’dzit ok” ya da “İki Ayaklı” derler. Gerekirse cesaretle ona direnebilir, karşı koyabilirsin. Ama, sen sen ol, sakın onu arama!

“Bu Ca’dzit çok büyük müdür” diye sordu Balam.

“Boy pos olarak pek değil” dedi annesi.

“Ben onu yenerim” dedi.

“Sakın oğlum ona yaklaşma” diye diretti annesi.

Sonunda bir sabah Balamcık macera aramaya karar verdi. Annesine söylemeden dünyayı dolaşmaya çıktı.

Tek düşündüğü şu tanımadığı Ca’dzit ok idi.

Gide gide bir geyiğe rastladı.

“Sen Ca’dzit ok musun” diye sordu.

“Hayır” dedi geyik, ben ondan uzak olmaya çalışırım, onunla karşılaşmayı hiç istemem.

“Sen bir korkaksın” dedi kaplan, sonra bir pençe vuruşuyla onu öldürdü.

Yoluna devam etti. Derken ormanın bir aralığında sarıkuş Kambul ile karşı karşıya geldi.

“İki Ayaklı sen misin” diye sordu.

“Hayır” dedi Kambul, “değilim”. “Onu ne diye arıyorsun ki?”

“Çok güçlü olduğumu, cesurlukta kıral olduğumu göstermek için” dedi Balam.

“Ondan uzak dur” diye diretti kuş, “onu yenemezsin.”

“Sen zayıfsın, Kambul” dedi Balam, sonra bir pençe vuruşuyla onu öldürdü.

Yürümeyi sürdürdü, sonra sanki kader yol gösteriyormuşcasına, başka bir hayvan daha çıktı karşısına. Garip bir yaratıktı, güçsüz görünüşlüydü. Öyle zayıftı ki, korunmak için giysilere bürünmüştü. Pek de ağır ağır yürüyordu, yürüyüşü dengesizdi; çünkü yalnızca iki ayağını kullanmaktaydı.

“Sen Ca’dzik ok musun” diye sordu kaplan yavrusu.

“Evet Balam, ben oyum.”

Kendine çok güvenerek kahkahayı attı kedigil.

“Benim senden mi kaçmam gerekiyor? Bir fiske vursam işin biter.”

Sözlerini uzatarak:

“O denli güçsüzsün ki, şu elimdeki kara papaya* sopası ile kendine yol açmasan yürüyemiyorsun bile, kemiklerin incinmesin diye gövdeni örtüye sarmışsın, ayaklarını da deriyle kaplıyorsun.”

Sonra da ekledi:

“Her neyse, ben seni öldüreceğim. Ama işte sana son bir frsat veriyorum, istediğin ölüm biçimini seç.”

“Cesur ve gururlusun” dedi iki ayaklı. Ama senin meydan okumanı kabul ediyorum. Haydi sırt sırta verelim, onar adım uzaklaşalım. Sonra geriye dönüp saldırıya geçelim.”.

“Olur” dedi kaplan, “böylece daha çok gerilip üstüne daha güçlüce atlarım.”

Kırsal alanın arı yeşilliği içinde Ca’dzit ok ile Balam arasında başlayacak garip düelloya tanık olmak isteyen bir dolu hayvan kafası dikiliverdi birden. Uzaktan kuşların cıvıltısı işitiliyordu.

Sırt sırta veren düellocular yürümeye başladılar, ıslak toprak üzerinde attıkları her adım ses çıkarıyordu.

Bir, iki, üç, dört, beş, altı, yedi, sekiz, dokuz, on.

Balam hızla kendini iki ayaklıya karşı fırlatır fırlatmaz bir ateş topu ile çarpıştı. Katı ve sıcak bir şeye vurduğunu duyumsadı.

Ortalığı kaplayan dumana karşın, besbelli görülüyordu ki, o papaya dalı gerçekte ateş saçan bir tüfekti.

Kötü yaralanmış olan kaplan yavrusu tüm gücünü toplayıp rüzgarda uçuşan bir ruh gibi kaçtı.

Annesinden işittiği sözlerin yankısı da uçuşuyordu onunla birlikte:

“Ca’dzik ok’a sakın bulaşma!”

(Derleyen: Clara Mireva Chi Ac
Yöre: Nunkini. De Caikini, Campeche.)
*Papaya (ağacı) : Amerika kıtasında bulunan, muza benzer meyve veren bir ağaç.
(Meksika Masalları, Okyanus yayınları)