kızılderililer etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kızılderililer etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Totem Sanatı

Totem Sanatı

Totemler, etkileyicilikleri ve cazibeleri ile, yerli kişiliğini ve ustalığını gösterirler. Süsleme sanatı, yerli sanatının eşsiz bir örneğidir. Kuzey Amerika’nın kuzeybatı kıyısındaki British Columbia ve Alaska’daki totem direkleri dünyaca ünlüdür. Avrupa, Kanada ve Amerika’daki müzeler, çoğunluğu Queen Charlotte Adası’ndan olmak üzere birçok totem direğini değerli olarak kabul eder.

Totemler ayrıca Kuzeybatı Kıyısı’ndaki şehirlerin parklarını da süslerler. Bununla birlikte, bu canlı kreasyonlar, ancak deniz kenarındaki gerçek evlerinde, uzun sedir ve köknar ağaçlarının ortasında, yüce dağların gölgesinde gerçek anlamlarını ifade ederler. Cesur profilleri, mavimsi sisli gökyüzünün altında, çevrelerindeki bereketli koyu yeşil bitkilere aykırı, sade bir şekilde dikili durur.

Ne yazık ki, çok az totem özgün muhitlerinde bulunurlar. Birçoğu yaşlı olduğu için düşmüştür, çürümüş ya da sadece ortadan yok olmuştur. Bazıları satılmış, diğerlerinin ise, sahiplerinin bilgisi ve rızası dışında, yerleri değiştirilmiştir.

Histerik Hıristiyan uyanışı sırasında, büyük bir çoğunluğu Kızılderililerin kendileri tarafından yok edilmişlerdir. Örneğin, Alaska sınırına yakın Gitlarhdamsk ve Port Simpson’da duran, iki Tsimshian kabilesinin direkleri 1917 ve 1918 kışında yok edilmiştir.

Totem direklerindeki tipik desenler genellikle sanıldığı gibi putperest tanrı ya da şeytan tasvirleri değil, atalarına benzeyen sembollerdir. Direkler, çoğunlukla efsaneleri veya kabilenin geleneklerini anlatır. Gerçekte bu direklere tapınılmamakta, kutsal olmaları sadece oyulmuş şekillerin tarihi öneminden kaynaklanmaktadır.

Direk sahipleri, yetkilendirilmiş hak ve ayrıcalık iddialarını halka açık etmek ve kabul ettirmek için bir totem direğinde atalarını sergilerlerdi. Simgeler veya totemler aileden aileye değişirdi; özel mallardı ve kıskançlıkla korunurlardı.

Bu simgeler efsaneleri, olayları ve çevrede yaşayan hayvanları betimlerdi: Kartal, kuzgun, kurbağa, finback balina, bozayı, kurt, efsanevi thunderbird ve birçok başka hayvan direklerde sık sık yer alırlardı. Daha az kullanılan diğerleri, daha yeni zamanlara ait geleneklerde görünenlerdi: Baykuş, som balığı, ağaçkakan, kunduz, denizyıldızı, köpekbalığı, halibut, boğa başı, split person, dağ keçisi, puma, ay, yıldızlar ve gökkuşağı.

Özellikle Tsimshian ve Tlingit totemleri, çoğu Haida direkleri gibi, kabiledeki değişik aileler tarafından ölüleri için anıt olarak dikilirdi, bizim mezar taşlarımız gibi. Gerçekte yerli büyükleri şeklinde taş ya da mermere oyulmuş figürler, Port Simpson ve Vancouver’daki birkaç mezarlıkta mezar taşı olarak kullanılmıştır.

Bir şefin ölümünden hemen sonra, olası mirasçıları, en büyük erkek yeğenini onun yerine atarlardı. Yeni şefin göreve başlaması, özenle hazırlanmış bir festival ya da potlatch’e davet edilmiş kalabalık bir misafir grubunun arasında ilan edilirdi.

Amcanın ismi yeğenine geçerdi ve bir totem direğinin dikilmesi, bu olayı süslerdi. Akrabaların bütün kaynakları, saygınlık ve etkinlikleri bu cömertliğin gösterilmesine dayandığı için ziyafetin mümkün olduğunca görkemli olması amacıyla bir araya getirilirdi.

Her atanın efsanevi kökü, okunan geleneksel hikayelerde açıklanırdı. Bu hikayeler, ataların maceralarını anlatırdı; keşfedilmemiş bölgelerdeki ruh ve canavarlar tarafından nasıl rahatsız edildiklerini ve nasıl kurtarıldıklarını, yardımsever ruhların rüyalarda (hayallerde) nasıl göründüğünü ve aile bireylerini büyü ile nasıl koruduklarını; ve eski savaşçıların düşmanlarını nasıl yendiklerini anlatırlardı.

Bu hikayelerin oyulmuş resimleri belirli bir amaca hizmet ediyordu. Ölüleri anma ve mülkiyeti sağlama dışında, miraslarının o bölümünü canlı tutarak, geçmiş zamanların efsanelerini gençlere tanıtıyordu.
TOTEM SANATININ BAŞLANGICI

Ölüyü şereflendiren morg sütunlarının oyulması ve dikilmesi geleneğinin kökenini tek bir yere bağlamak oldukça zordur. Cook tarafından tanımlanan Nootka ’ların basit direkleri bile, yabancı etkenlerce etkilenmemiş yerli sanatını temsil etmez.

O zamanlarda demir ve bakır aletler, uzman ustalar tarafından her yerde kullanılırdı. Kuzeybatı Kıyısı, Cook’un o bölgeye gelmesinden onlarca yıl önce Rus kaşifler tarafından keşfedilmişti ve İspanyollar da bölgede ziyaretlerinin izlerini bırakmışlardı.

Bunun gibi, İngiliz ve Fransızların da etkileri, ara kabilelerle yapılan temaslar, ve dağdaki boğazların batısında gezinen ormancılar (Coureurs de Bois) aracılığıyla Kuzeybatı Kıyısı’nda hissedilmiştir . Araştırmalara göre, Kuzeybatı Kıyısı’ndaki yerlilerin, iki yüz yılı aşkın bir zamandır yabancı etkenlere açık olduğu kesinleşmiştir.

Totem direklerinin veya morg sütunlarının ilk nerede ve tam olarak ne zaman kullanıldığı, iki önemli ancak aynı zamanda cevaplanması zor sorulardır. Mevcut bilgiler, olasılıkların arasından Gitksan veya Tsimshian’ı tamamiyle eler. Benzer şekilde, en güneydeki kabilelerin de totemleri ilk olarak kullandıkları düşünülemez. Bella Bella’lar, oymacılıktan ziyade boyamayla uğraşmışlardır.

Kwakiutl ve Nootka`nın plastik sanatlardaki ustalığı, daha kuzeydeki kabilelerinkine nazaran daha kaba saba kalmıştır. Ata figürlerinin örnekleri nadiren kullanılmıştır, çünkü bunlar, Skeena’nın güneyindeki kabileler arasında oldukça az önem taşımışlardır. Kwakiutl ve Nootka’daki totem direkleri son zamanlara aittir, çok azı 1880’den önce dikilmiştir. Kwakiutl direklerinin en bilinen ve Albert Körfezinde bulunanlar, 1890’dan sonra oyulmuş ve dikilmiştir.

İlk bakışta, Güney Alaska’daki Tlingit’lerin ölüleri için anıtlar dikme geleneğini başlattığı söylenebilir. Bunlar Rus tüccarlara yakınlıkları nedeni ile demir aletlere ilk sahip olanlardır.

En usta oymacı ve dokumacılardan olmalarına rağmen, totem direklerini ilk başlatan onlar da değildiler. Köylerine gelen ilk kaşifler, büyük oymalardan veya daha güneydeki Haida’larda gözlenenlere benzer ev veya mezar kazıklarından hiç bahsetmemişlerdir.

Bu kaşiflerden, keskin ve deneyimli bir gözlemci olan ve uzun yıllar boyunca Alaska Kıyısı’nda kalan Teğmen G.T. Emmons, Tlingit halkının kuzeydeki yarısının çok yakın zamanlara kadar hiç totem direği dikmediğini belirtir.

Haida’lar da direk oymacılığını ilk başlatanlar değildiler. Bildiğimiz kadarıyla, Haida direkleri gerçekte ev direkleridir. Haida’lar arasında oyma işlerinin büyük bir kısmını oluşturan ev direkleri, Tsimshian’larda daha az yaygın olmuştur.

Haida köyleri, 18. yüzyılın sonu 19. yüzyılın başında sıkça incelendiği halde büyük direklere ait hiçbir iz bulunamamıştır. 1880’de fotoğraflanan Massett ve Skidegate’deki ünlü direkler dizisi, gelişmiş ve gelenekselleşmiş bir formdaydı. Oysa Haida direklerinin birçoğu, 1830-1880 yılları arasında, tahminen aynı zamana ait oymacılar tarafından oyulmuştu.

Kızılderililerin çoğu Hıristiyanlığa geçtiklerinde Haida direkleri, sadece 10-30 yaşlarındaydı. Geleneksel adetler 1880 civarında terk edilmeye başlandığında Haida’lar bu direkleri kesmişler ve beyazlara satmışlardır. Haida’larda 1840-1850 yıllarından önce morg direkleri kullanılmamasına rağmen birkaç erken ve geçiş direk, sonrakilerin prototipleri sayılabilir.

Gelenekselleşmiş tarzdaki ilk totem direği, büyük bir olasılıkla Nisrae’ler veya Nass River kuzeyindeki Tsimshian’lardan çıkmıştır. Yerli geleneklerinin gösterdiği gibi, ölüyü anmanın bu şekli çok eski bir adet olmadığı halde, Gitksan ve Tsimshian’lardan daha önce burada uygulanmıştır. Haida ve Tlingit oymacıları, büyük bir olasılıkla Nass’takileri örnek almışlardır.

Nass River’daki haliç, bir hayli yaygın ve gerekli bir hammadde olan eulachon yağı için en önemli ticaret rotasıydı. Haida, Tlingit, Tsimshian ve Glitksan’daki yerliler, bu yağı elde edebilmek için her ilkbaharda ya sudan ya da karadan ve her seferinde haftalar süren bu alışverişi için Aşağı Nass’ı takip ederek, değişik köylerde geçici kamplar kurarak seyahat ederlerdi.

Bu yıllık değiş tokuş sırasında, yerel ev sahiplerinin kültürel özellikleri, misafirlerin sürekli gözlemi altındaydı, ve genellikle de kıskançlık ya da kavga nedeni oluyordu.

Öte yandan, Nass’taki Tsimshian’ların Queen Charlotte Adalarına ya da Tlingit’e, baskın yapma veya arada sırada akrabaları ziyaret etme dışında, seyahat ettikleri şüphelidir. Tlingit direklerinin Nass River çevresindeki daha önce yapılmış direklere benzemesi, ilk kendi başına duran direklerin Tsimshian’lı sanatçılar tarafından oyulduğu sonucunu destekler.

Nass River kabilelerinin Yukarı Skeena halkından daha önce totem direkleri yaptığını gösteren birçok kanıt vardır.

Bazı Gitwinlkul köylülerinin Yukarı Nass’ta avlanma sahası vardı ve Gitksan’lar her baharda eulachon tutmak veya kıyı kabileleriyle post ve kurutulmuş meyve keki ticareti yapmak için Aşağı Nass’a seyahat ederlerdi. Zaman ilerledikçe kıyıdaki daha gelişmiş kabilelerde güçlü bir kültürel etkilenme gerçekleşti.

Nass River oymacılarının tamamı, Kuzeybatı Kıyısı’ndakilerin en iyileriydiler. Sanatları, bölgede erişilebilen en yüksek, en gelişmiş noktadaydı. Totem direkleri, en ustaca yapılanlardı ve herhangi bir yerde görülenlerin en yüksekleri arasındaydı. 

 BİR TOTEMİN HAZIRLANMASI VE DİKİLMESİ

Bir totem direğinin hazırlanma işlemi –geniş bir kırmızı sedir ağacının kesilmesi, karayolu ile veya denizde hatırı sayılır bir mesafeye taşınması, oyulması ve dikilmesi- genellikle seneleri alırdı. Önce bir ağaç seçilirdi ve işi sipariş eden ailenin üyeleri dışındaki insanlar tarafından kesilirdi. Bu insanlar, ağaç kesildikten sonra herkesin önünde yedirilir ve ödemeleri yapılırdı.

Daha sonra ağaç kesme işini sipariş eden aileler arasından bir kişi oymacı olarak tutulurdu.

Oymacı gerekli ustalığı gösteremezse, işin getireceği nüfuzu düşünerek kendisi resmi olarak görevde kaldığı halde işi yapması için bir başka kişiyi tutardı. Oyma işi mümkün olduğunca gizli olarak yapılırdı, figürler sayıları beşten fazla olabilecek mevcut aile büyükleri listesinden totem sahipleri tarafından seçilirdi.

Oyma işi tamamlandığında, totemin dikilmesi için gerekli yiyecek ve servet bir araya getirilince komşu kabilelerin önde gelen bütün ailelerine davetiyeler gönderilirdi.

Totemler, 1890’ların sonlarına kadar sosyal yaşamın temeli olan şenlikler için toplanan yüzlerce insanın yardımıyla dikilirdi. Bu oyma anıtlar, genellikle Kıyı Kızılderililerinin ana yollarını oluşturan nehir ya da okyanus kıyılarına bakardı.

Sahiplerinin evlerinin önünde birbirlerinden uzakta durur ve eğri bir çizgi halinde köy boyunca sıralanırlardı. Köylerin yer değiştirmesi durumunda ise totemler terkedilmiş köylerde kalırlardı ve zaman içerisinde çevresinde yetişen ağaçlar arasında kaybolurlardı. 

TOTEM SANATININ GELİŞİMİ

Anıt sütunlarının oyulması ve dikilmesi sanatı, Kuzeybatı Kıyısında sanıldığı gibi çok eski değildir. Yaygın bir yanlış anlayışa göre ayakta kalan totem direkleri yüzlerce yıl yaşındadırlar, ancak bölgenin iklim koşulları ve kullanılan malzemenin doğası incelendiğinde bu anlayışın yanlış olduğu kanıtlanmıştır.

Orta derecede yağış alan ve toprağı kum ve çakıl içeren Yukarı Skeena bölgesinde bir yeşil sedir ağacı 50-60 yıldan daha fazla ayakta duramaz. Bugün kıyı boyunda, yüzyıl önce dikilenlerin sadece birkaçı ayaktadır. Yılın çoğu zamanında hakim olan yoğun nem ve muskeg oluşumu çürüme işlemini hızlandırmıştır.

Örneğin Port Simpson’daki totem direklerinden güneyde yer alanlar, ısı ve yağmurlu rüzgarlar nedeniyle, daha hızlı çürümüşlerdir. Parklarda ve müzelerde bulunan ünlü totemlerin çoğu, 1860’tan sonra oyulmuştur, Alert Bay gibi Kızılderili köylerinde kalan birkaçı ise çok daha sonra dikilmiştir.

Yerli oyma teknikleri 19. yüzyılda daha hızlı gelişmiştir. 1778’deki sözleşmeden sonra Avrupalılar tarafından yerlilere satılan el aletlerine (çelik balta, keser, kıvrık bıçak gibi) dayanmaktadır bu gelişme. Kürk ticaretinden kazanılan malzeme avantajı, kıskançlık ve rekabeti hareketlendirmiş, ve yüksek itibar ve mevki için harcanan çabaları körüklemiştir.

Totem direği dikmek, 1830’dan sonra daha da yaygın olmuş; büyüklüğü ve figürlerinin güzelliği, varlık ve statünün göstergesi haline gelmiştir.

Köylerdeki yarı-bağımsız liderler arasında direklerin büyüklüğü ile ilgili düşmanlıklar ortaya çıkmıştır. Bunun üzücü bir örneği, 1870 civarında Nass River’da Hladerh ve Sispegoot arasında çıkan kavgadır.

Wolves(Kurtlar)’ın lider şefi olan Hladerh, kendi boyunu geçen hiçbir direğin dikilmesine izin vermiyordu ve Finback Whales(Sırttan Yüzgeçli Balinalar)’ın lider şefi olan Sispegoot’un mali durumu, rakibinin kıskançlığına aldırmayacak kadar iyiydi.

Sispegoot’un yeni direği oyulduğunda, köydeki en uzun direk olacağına dair haberler dolaşmaya başladı. Hladerh’in defalarca yinelenen uyarılarına karşın, Sispegoot direğinin dikilmesi için davetiyeler göndermeye başladı.

Sispegoot, Hladerh’in evinin önünden kanoyla geçerken vurulup yaralandığında, şenliği bir yıl sonraya ertelemek zorunda kaldı. Bu arada, Hladerh, zeki bir entrikayla, Sispegoot’un kendi adamlarından biri tarafından öldürülmesini başardı.

Hladerh daha sonra kendi phratry’sinden başka bir şefi, direği dikildikten sonra, kısaltması için iki kere zorlayarak küçük düşürdü.

Yukarı Skeena bölgesindeki çoğu direk, 1880 yılından sonra dikilmişti. En eski 5-6 tanesi 1860’larda dikilmiş olduğu halde, Gitksan’ın ortasındaki yerli yaşamının bu özelliğinin, 1870-1880 arasında moda olduğunu söylemek daha doğru olacaktır.

Direk oyma işini benimseyen ilk köylerden birisi olan Gitwinlkul’un yaklaşık 30 direğinden sadece 6 tanesi, 1880’lerden önce dikilmişti, ve komşu köylerde de sadece birkaç tane direk vardı.  

 TEKNİK VE TEKNİĞİN EVRİMİ

Yerel hikayelere göre, oyma ev-önü direklerinin ve ev-köşelerindeki desteklerin, ilk bağımsız totem direğinin kullanılmasından çok seneler önce Tsimshian’da görülmüştür. Yine benzer birkaç ev ve destek te, Skeena’daki kanyonun alt taraflarında da bulunmuştur.

Yerliler, geleneksel stilde geniş ve ortak konutlar inşa etmekten vazgeçtiklerinde, eski ev dekorasyonu stilinden de vazgeçmiş oldular. Eskiden törenlerde giriş kapısı olarak kullanılan anıtsal sütunlar, artık eski kullanımları dışında moda oldu.

Yukarı Skeena’nın en eski direklerinden bazılarındaki oyma teknikleri, maske yapmakta ve küçük bağımsız nesneleri oymakta kullanılan tekniklerle gelişen oyma sanatının ilk aşamalarını gösterir.

Bu direklerdeki oymalar,doğadaki gerçek hayvan ve nesneleri değil, bayramlarda süslendikleri gibi maskeli ve kostümlü oyuncuları tasvir ediyordu. Bu erken Skeena Nehri oymacıları, geniş bir direği dekoratif anlamda uyumu sağlayan mimari bir yapı olarak düşünme noktasına erişen Nass Nehri üstatlarının becerilerinden yoksundular.

Gitwinlkul’daki iki direk oyma üstadı, Haesem-hliyawn ve Hlamee, Gitksan’daki ustalığın iki özel dönemini temsil ederler. Bunlardan 1868’e kadar yaşayan Haesem-hliyawn, hala ayakta duran en iyi direklerden bazılarını oymuştur. Onun hayranı olan genç Hlamee ise 1900’den sonra ölmüştür.

Haesem-hliyawn’ın stili, tamamen yerli özelliklere sahip ve en ustaca olanlarındandı. Gerçekçilikle süsleme sanatını çok güçlü bir anlayışla birleştirmişti.

Sanatı doğadan esinlenmişti, aynı zamanda da en eski biçemsel tekniğin öncülerindendi. Haesem-hliyawn, 1840 ve 1880 yılları arasında, totem direği sanatının gelişimi ve en parlak (zirvedeki) dönemlerine tanıklık eden bir kuşağa aitti. Yaptığı insan figürleri, yerli sanatının en parlak eserleri arasında yer alır. Oyduğu yüzler, abartılmış ifadeleri ve eğlenceli buruşukluklarıyla, Kuzeybatı Kıyısı sanatının tipik özellikleriydi.

Verimli bir işçi olan Hlamee, yaptığı oymaların niteliklerini artırmak için beyaz adamın boyasını kullanan ilk kişiydi. Boyayı sağduyu ile ve etkileyici biçimde kullanması, ne yazık ki işin heykelsel kalitesini azalttı. Yeni moda, yerli ilham kaynağının ve sanatsal niteliğinin açıkça kayboluşunu telafi edemedi.

Nass’taki oyma direkler, Skeena’dakilerden daha iyi kalitedeydi, fakat sayıca daha azdı, çünkü Nass halkı, Gitksan’dakilerden daha erken bir zamanda, 1880 veya 1890 yılları civarında, eski geleneklerinden vazgeçmişlerdi. İki bölgedeki direk oyma tekniği, Haesem-hliyawn’ın daha erken ve daha iyi sanatından Hlamee’ninkine geçişi belgeleri ile kanıtlar.

Diğer taraftan, Aşağı Skeena’daki Tsimshian, totem direklerini oyma sanatıyla hiç uğraşmadı. Önemli ve tarihsel bir olayın anısına, uzun ve kalın bir taş dikilirdi. Her ne kadar Tsimshian, oldukça yeni olan, ölüleri için anıtsal oyma direk dikme geleneğini benimsemese de, evlerinin önündeki ata sembollerini yerli boyalarıyla boyama geleneğini yitirmedi.

Skeena ağzı yakınlarındaki Gitsees köylerinde, hiç bir totem direğinin dikildiği görülmese de, beş tane ev-önü tablosu, 1920’lerin sonlarında bile açıkça hatırlanır ve anlatılırdı. Komşu kabilelerdeki bir çok ev de, bir zamanlar kıyı boyunca oldukça yaygın olan bu stilde süslenmişti.

Bu olağanüstü, Kuzeybatı Kıyısı’na ait, ev direkleri ve uzun morg sütunları oyma ve dikme veya ev önlerindeki ataları resmetme geleneği, tek merkezden kaynaklandığını ve çeşitli yönlere doğru yayıldığını gösterecek şekilde tarz tutarlılığına sahiptir. Bu geleneğin yayılma sınırları, Kuzeybatı Kıyısı genel sanatının (tahta, deri, taş, kemik ve fildişi oyma ve boyamayı kapsayan) sınırlarıyla çakışır.

Kuzeybatı Kıyısı sanatı, büyük biçimlerdense küçük formlarda daha eskiye dayanır. Başlangıcı, tarih öncesi zamanlara kadar izlenebilir. Sembolik şekiller, 1775 ve 1800 yılları arasında, İspanyol, İngiliz ve Fransız kaşiflerin zamanlarında, standartlaşmıştı.

İlk kez dünyanın etrafında dolaşan denizcilerin çoğu -Cook, Dixon, Meares, Vancouver, Marchand, ve La Perouse- 1800’lerin sonlarında maskelerin, kutuların ve törensel nesnelerin bizim şu anda bildiğimiz (alışık olduğumuz) stilde süslendiğini kanıtlarlar.

Aynı zamanda, ev önlerinin boyanmış tasarımlarla süslendiğinden de bahsederler. Bununla birlikte, kıyı boyunca totem direkleri proper veya bağımsız anıtsal sütunların var olduğuna dair dikkat çekici bir kanıt eksikliği vardır. Örneğin, Queen Charlotte Adası’ndaki çeşitli Haida köylerini inceledi ise de, küçük oyma tepsi ve kaşıkları ayrıntılı bir şekilde tanımladığı halde totem veya ev direklerinden bahsetmez.

Fakat, 1780’den 1800’e kadar, bazı oyma ev kazıklarının varlığı zaten biliniyordu. Kaptan Cook, 1780 kışını geçirdiği, Nootka Sound’daki bazı şeflerin evinde birkaç oyma kazığı incelemişti, ressamı Webster da taslaklarında onların bir ikisinin özelliklerini resmetmişti.

Meares, 1788 ve 1789’da, aynı yörede Nootka oymalarını incelemiş ve şöyle tanımlamıştı:

“Üç devasa ağaç, kaba saba oyulmuş ve boyanmış, çatı kirişlerini oluşturan, ve uçlardan ve ortadan kocaman görüntülerle desteklenmiş, oyulmuş iri kereste blokları.

” Başka yerlerde, “bozuk şekilli figürler” olarak bahseder bu oymalardan. Oyulmuş direğin ilk resmi, bir Haida evinin önü ya da giriş direğininkiydi ve Bartletts’in 1790 günlüğünde kaydedilmişti.


Totem Poles: A Recent Native Art of The Nortwest Coast of America by US Government Printing Office 1932

 

Kızılderililerde Burçlar ve Şifa Çemberi

Kızılderililerde Burçlar ve Şifa Çemberi

Şifa Çemberi, tüm dünyayı içeren bir çemberdir. Bu çemberin çevresinde gezinirken insan onun sınırlarının içinde ve dışında sayısız mucizeyle karşılaşabilir. Hatta sabırla dinlerse, en olağanüstü şeye ulaşabilir ve kendini tanıyabilir. Kim olduğunu, neler bildiğini ve yaşamda neleri gerçekleştirebileceğini anlayabilir.

Kızılderililer bu büyülü çemberi bilirlerdi. Ona saygı duyarlar ve ondan öğrendiklerini anımsamak için günlük yaşamları9nda sık sık ona başvururlardı. Barınacak yerlerini kurarken, çadır olsun, klübe olsun, hepsini çoğunlukla daire daire şeklinde inşaa ederlerdi. Bedenlerini ve ruhlarını arındırmak istedikleri zaman bu işi, kendilerini besleyen Toprak Ana'nın kucağını simgeleyen " Terleme Kulübesi"nin içinde daire şeklinde oturarak yaparlardı. Danışma toplantıları düzenledikleri zaman, herkesin eşit söz hakkına sahip, eşit insanlar olarak katıldığı bir çember kurup oturuyorlardı.

Hep birlikte şarkı söylerken yuvarlak davullar çalarlar, dans ederken halkalar oluştururlardı. Davulların vuruşu yüreklerinin ve Toprak Ana'nın nabzının simgesiydi. Kollarını ve bacaklarını göğe kaldırır, sonra yeniden indirir, böylece gövdelerinin yardımıyla göğü yeri kapsayan daireler çizerlerdi.

İnsan yaşamını doğum-ölüm-yeniden doğumdan oluşan bir çember görürlerdi. Değişik yaşlarda, değişen enerjilerinin akışını sağlamak ve kendilerini değiştirebilmek için kendi yaşamlarının çemberlerini tanımayı ve kutlamayı bilirlerdi. Çevrelerinde yaşamın ve zamanın kan dolaşımı ilerlerken, değişen mevsimler gibi varlıklarının değişik dönemlerinden geçeceklerini bilirlerdi. Bu çemberden kopmanın yaşam ritmini yitirmek, iç ve dış gelişmeyi durdurmak anlamına geleceğini bilirlerdi.

Bu çembere öyle önem veriyor, yaşamın gerekli yönde gelişimi için öylesine vazgeçilmez görüyorlardı ki, onu törenlerinde ve toplumsal yapılarında sonsuzlaştırdılar.

Höyük kültüründeki tepeler yuvarlaktı. Azteklerin takvimleri ve taş şifa çarkları da yuvarlaktı. Böylece yeryüzünün ve tüm yaratıkların yaşam çemberinin bir parçası olduğunu her zaman anımsıyorlardı.

Bu çemberi daha iyi anlamak için, hep onun üstünde yüründüğünü düşünmek yeter. Belirli bir noktada çembere girilir. Girdiği yer, insana belirli güçler, yetenekler ve sorumluluklar verir. Bu başlangıç noktası insanın doğduğu ay tarafından belirlenir. Değşik giriş noktaları, değişik unsur kabilelerinin etkisi altındadırç Bunlar o kişilerin hangi temel unsura bağlı olduğunu gösterirler.

Bu kabilelerin, Kızılderili boylarının çoğunda görülen akraba kabileleriyle hiçbir ilgisi yoktur. Kızıldeirli kabilelerinde, insan ana-babasının kabilesinde doğar, ona uygun olarak belli görevler ve sorumluluklar üstlenir, hangi aileden ya da hangi kabileden evleneceği yine buna uygun olarak belirlenirdi. Oysa unsur kabileleri yalnızca insanın belli doğa unsurlarıyla olan ilişkisini belirler ve Şifa Çemberindeki bütün diğer noktalar gibi bunlar da durağan değildir. Çemberdeki hareket noktaları, gökyüzündeki Koruyucu Ruhların etkisi altındadır.

Eski günlerde yaşamını, çemberin etrafında sürekli olarak geçirmek çok önemliydi. Aynı şey bugün de çok önemlidir. İnsan yalnızca kendi ayında, kendi toteminde ve kendi unsurunda takılıp kalırsa, sonunda zorunlu olarak katılaşır ve hareketsiz kalır. Hareketsizlik, gelişimin durması ve çemberin bütünlüğünün yadsınması demektir. Bu da yaşam gücünün ırmağını, yalnızca kendi varlığıyla sınırlamak anlamına gelir.

Çemberin çevresinde gezinirken, insan, içinden geçtiği değişik ayları, totemleri, bitkileri ve unsurları tanımalı ve öğrenmelidir. Böylece yaşamı sürekli değişir ve yaşam gücü yüreğinin derinliklerinde durmaksızın çarpar.

Bizim inancımızda, insanlar ilk bulundukları yere, yöne ya da kabileye bağlanıp kalmazlar. Çemberin belli bir noktasında edindikleri güçlü ve güçsüzyanları daima içlerinde taşımak zorunda değildirler.

Değişik durumların getirdiği öğretileri, istemleri güçlü ve güçsüz yanları elden geldiğince öğrenmek için çember olabildiğince çok dolaşılmalıdırlar. Çemberdeki her nokta, yaşamı zenginleştirecek ve genişletecek yeni bir şey getirir.

Şifa Çemberinin özü devinim ve değişimdir. Bu bilgiyi kazanan insanlar yaşam içindeki hareket alanlarını genişletmek isteyeceklerdir. Yaşam çemberinde daha da ilerlemek ve insan doğasının değişik görüntüleriyle tanışmak isteyeceklerdir. İnsan kendi varlığı içinde tüm yönleri taşır, ama bunları hissetmek için çemberdeki değişik noktalardan geçmesi gerekir. Hiç kimse çemberdeki kendi başlangıç noktasını, hatalı ya da olgunlaşmamış davranışlarına bir özür olarak göstermeye kalkmamalıdır. Çember üzerinde ilerleyip başka bir yere gelerek, gereksindiği gücü kazanmaya çalışmalıdır.

Bazen bu güç insanın duygu ve düşüncelerinin deneyiminden kaynaklanır. Bazen de insan aynı gücü bir hayvanı seyrederek, onun yaşamın güçleri, gereksinimleri ve istemleriyle nasıl başa çıktığını görerek kazanır. İnsan bu gücü, bir taşı ya da bitkiyi izleyerek, rüzgarların sesine, toprağın nabzına kulak vererek de kazanabilir.



Aylar ve Totemler

Doğduğu ay, insanın Şifa Çemberine giriş noktasını ve madenler-bitkiler-hayvanlar alemindeki başlangıç totemlerini belirler. Yılın ilk ayı olan "Toprağın Yenilenme Dönemi"nde Güneş Baba, güneyden dönüp gelir ve Toprak Ana'yla çocuklarını yeniden canlandırmaya başlar. Bu dönem genellikle, 22 Aralık tarihine rastlayan kış-gündönümüne denk gelir. Bu ay, Kuzey'in Koruyucusu Waboose'nin ilk ayıdır. Onu "Dinleme ve Arındırma Dönemi" ile "Büyük Fırtınalar Dönemi" izler. Dinlenme ve yenilenme ayları olan Waboose'nin aylarında, geçmiş yılın gelişimi gözden geçirilir ve gelecek yılın gelişimi için hazırlık yapılır.

Waboose'nin aylarını, Doğu'nun Koruyucu Ruhu Wabun'un ayları izler. Bu üç ay, yeni gelişmenin, Güneş Baba'nın toprağın çocuklarını ısıtmaya başladığı ve onları meyveye hazırladığı dönemin aylarıdır. Wabun'un ilk ayı "Ağaçların Çiçeklenmesi Dönemi"dir, genellikle 21 Mart'ta gece-gündüz eşitliğiyle başlar. Wabun'nun diğer ayları "Kurbağaların Dönüş Dönemi" ve "Mısır Ekimi Dönemi"dir. Wabun'nun ayları toprağın çocuklarının kendilerine uygun biçimde gelişmeye başladıkları aydınlanma ve bilgelik aylarıdır.

Daha sonra, Güney'in Koruyucu Ruhu Shawnodese'nin ayları gelir. Bunlar her şeyin hızla geliştiği, toprağın çiçeklendiği ve yeni yılın ilk meyvelerinin görüldüğü aylardır. "Bol Güneşli Günler Dönemi" Shawnodese'nin ilk aylarıdır. Bu 21 Haziran'Da yaz-gündönümünde başlar. Ondan sonra "Böğürtlenlerin Olgunlaşması" ve "Hasat" ayları gelir. Bu, gelişim ve güven mevsimidir. Bu mevsimde güven şarttır, çünkü okadar hızlı bir değişim vardır ki, gelecek üzerine düşünmeye zaman yoktur.

Sonbahar, Batı'nın Koruyucu Ruhu Mudjekeewis'in mevsimidir. Mudjekeewis'in ilk ayı olan "Yaban Ördekleri Dönemi", 23 Eylül'de sonbahardaki gece-gündüz eşitliği ile başlar. onu "İlk Soğuklar Dönemi" ve "Karlı Günler Dönemi" izler. Bu aylarda insan kendini dinler. Bu mevsim, içe dönerek geçmiş yılın gelişimini ve alınan yolu gözden geçirme, yeniden güç toplama mevsimidir. bu dönemde daha sonra gelecek olan dinlenme ve yenilenme mevsimine hazırlık yapılır.

Her ayın madenler, bitkiler ve hayvanlar aleminde belli bir totemi ya da belli bir simgei vardır, o ayda doğan insanlar bunları paylaşırlar. Başlangıç toteminden insan hem kendisi, hem de yeryüzündeki diğer ilişkileri hakkında çok şey öğrenebilir. İnsanlar gerçekten kendilerine yeryüzünde yaşam boyu bilgi ve enerji veren totemlerine saygı ve ilgi göstermelidir.

İnsan, başka bir ayı8n bölgesinde bulunduğu zaman o totemin belirgin özelliklerini kazanabilir ve yeni şeyler öğrenebilir, tıpkı iki ayaklı öğrenebileceği gibi... Öğrenme isteği ne kadar büyükse, Çember etrafındaki yolculukta okadarilginç olur.

İnsanlar, aynı totemden ve aynı aydan olsalar bile, her zaman ortak özellikleri paylaşmazlar. Herkes, Çemberi kendi hızında dolaşır. Bazen belirli bir durum ve bölgede, insan başka aya aitmiş gibi görünen duygular ve dönemler geçirebilir. Bunlar insana geçtiği bazı bölgeleri, ya da gideceği yerleri anlatabilir. Şifa Çemberi'nin en önemli ilkesi şudur: Yola devam etmek ve bir yerde çakılıp kalmamak gerekir, yoksa enerji akışı engellenir ve insan değişip gelişemez...

Sun Bear ve Wabun

Krikler Kabilesi

Krikler Kabilesi

Muskogi dili konuşan Kuzey Amerika Yerli Kabilesi.

Krikler başlangıçta Georgia ile Alabama düzlüklerinde geniş bir alana dağılmıştı.Ekonomileri temel olarak mısır,fasulye ve kabak ekimine dayalıydı.Kabilenin erkekleri ava ya da savaşşa giderken tarım işlerini çoğunlukla kadınlar üslenirdi.Krikler başlıca iki kola ayrılmıştı:Krik topraklarının kuzey kesimine yerleşen Muskogiller Yukarı Krikler adıyla da anılıyordu.

Hiçitiler ve Alabamalar ise Yukarı Kriklerle aynı gelenekleri sürdürmekle birlikte biraz farklı bir lehçe konuşuyor ve Aşağı Krikler olarak olarak tanınıyordu.Krik yerleşmeleri barış törenleri için ayrılan beyaz köyler ile savaş törenleri için ayrılan kırmızı köyler biçiminde bölünmüştü.Krikler arasında önem taşıyan rütbe hiyerarşisi ise soydan çok,savaşçılığa ya da bilgeliğe dayanıyordu.

Güneydoğudaki birçok yerli kabilesi gibi Kriklerde bdenlerini hemen tümüyle dövmeyle kaplatırlardı.Her dövmenin bir anlamı vardı;savaşçı konumunu kazanan bir delikanlı ilk dövmesini yaptırırdı.

Bütün Krik yerleşmelerinde evler bir alanın çevresinde toplanırdı.Bu evler ,sırıklardan oluşmuş duvarların üzerine balçık döşenerek inşa edilmiş dikdörtgen biçiminde yapılardı.

Evlerin çatıları zift sürülmüş tahta ya da saz ve samanlarla örtülür,duman çıkabilmesi için tepeliklere delik açılırdı.Belirli yerleşmelerde bulunan tapınakların çatıları ise samanla örtülü birer kubbe biçimindeydi;her tapınak iki metre yüksekliğinde bir höyük üzerinde yer alır,tapınak kapısına çıkan basamaklar bu höyüğe ovulurdu.

İlk ürün ve ilk ateş ayini Yeşil Mısır (Green Corn) şenliği gibi önemli dinsel törenler köy alanında yapılırdı.Yaz ortalarında düzenlenen bu şenliğin ayırt edici bir özelliği,cinayet dışında her türlü kabahat ve suçun bağışlanmasıydı.

Kriklerle Avrupalılar arasında ilk ilişki 1538'de Hernendo de Soto'nun Krik topraklarını istila etmesiyle kuruldu.Krikler 1703'ten sonra Apalaşlara ve İspanyollara karşı girişilen bir dizi savaşta ingilizlerle işbirliği yaptı. 18 . yy da hem yerli hem de Avrupalı düşmanlara karşı birleşik bir cephe oluşturmak amacıyla bir krik konfederasyonu kuruldu.

Bu birliğe yalnızca çoğunluktaki Krikler değil,öteki muskogi dillerini konuşanlarla (Hiçiti,Alabama kovasati) başka dilleri konuşan Krikler (Yuchi,Neçezlerin bir bölümü ve Şauniler) de katıldı.Toplam nufusu yaklaşık 20 bini bulan 50 kadar krik köyünün hiçbir zaman birlikte savaşa girmemesi nedeniyle konfederasyn başarısızlığa uğradı. 1813-14 'te ABD 'yle yapılan Krik savaşında bazı köyler beyazlara karşı,bazılarıdaa (kızıl sopalar) beyazların yanında savaştı.

Yenilgiye uğrayan Krikler 23 milyon hektar arazi (Alabamanın yarısı ve Georgianın güneydeki bir bölümü) yitirdiler ve 1830'larda zorunlu olarak Yerli Topraklarına (Bügün Ohlahoma) yerleştiler.

Orada Çeroki,Çikasov,Çoktav ve Seminol Yerlileriyle birlikte beş uygar kabileyi oluşturdular.Yetmiş beş yıl süreyle her kabile belirli bir toprak parçasında,ABD örneğine göre örgütlenmiş yarı özerk bir işleyişle yönetildi.

Oklahoma eyalet olmaya hazırlanırken (1907) arazinin bir bölümü tek tek yerlilere dağıtıldı,geri kalanı federal hükümetin vesayetinde kalmak koşuluyla beyaz göçmenlere ya da özgür bırakılmış kölelere verildi.1906 2da dağıtılan kabile yönetimleri sınırlı biçimler altında günümüze değin varlığını korudu.Bazı Yerliler günümüzde 1yerleştirme kampı" olarak adlandırılan kabile topraklarında yaşamaktadır.

Bugün Oklahomada yaşayan yaklaşık 20 bin Krik çoğu eyalet yaşamıyla bütünleşmiştir ve yalnızca biçimsel olarak Krik kimliğini sürdürmektedir.Bunların yaklaşık 15 bini federal hükümetçe ayrılmış topraklarda yaşamaktadır.

Daha tutucu bazı Krikler ise dillerini,eski kent örgütlenmesini ve Krik dininin Yeşil mısır töreni gibi bazı yönlerini korumaktadırlar.Güneybatı Alabama'daki yaklaşık 500 kişilik Krik topluluğu Krik dili ve kültüründen bütünüyle kopmuştur.Florida ve Oklahoma'da yaşayan Seminoleler 18. yüzyıla 19. yüzyılın başlarındaki Krik Konfederasyonu'nun bir uzantısıdır.

Kriler Kabilesi

Kriler Kabilesi

Kanada'da yaşayan ve Algonkin dillerinden birini konuşan Kuzey Amerika Yerlileri.

Toprakları Hudson ve james korfezlerinin doğusundan Alberta eyaletine ve Büyük Slave gölünün batısına kadar uzanan çok geniş bir bölgeyi kapsıyordu.Başlangıçta bu alanın küçük bir kesiminde yaşayan Kriler 17. ve 18. yüzyılda ateşli silahlara sahip olduktan sonra hızla çevreye yayıldılar.Ama Dakotalar ve Karaayaklarla yaptıkları savaşlar ve çiçek hastalığı salgınları (özellikle 1784 ve 1838 'de ) yüzünden sayıları azaldı.Günümüzde dağınık Gruplar halinde yaşayan ve genellikle avcılıkla geçinen krilerin nufusu Kanada resmi verilerine göre yaklaşık 70 bindir.

Kriler,ilişki kurdukları toplulukların yaşam biçiminden etkilenerek iki ana gruba ayrılmışlardı: Orman ve Ova Krileri.Bataklık Krileri ya da Maskegonlar olarak da bilinen Orman Krileri,Yaşadıkları topraklar mısır ekimine elverişli olmadığından avcılıkla geçinirlerdi.Kültürleri Doğu Orman Yerlilerinin kültürüyle büyük benzerlikler gösterirdi.Kuzeydeki Büyük Ovalarda yaşayan Ova Yerlileri ise bizon avcıları olarak tanınırlardı.

Orman Krileri ren geyiği , sığır, ayı ve kunduz da avlamakla birlikte , yaşadıkları bölgede bu hayvanların az bulunmasından dolayı geçimlerini temelde yabani tavşan avcılığından sağlardı.Bazı dönemlerde yabani tavşan sayısının azalması,Orman Krileri arasında ,gerek kabile öykülerinde ,gerekse Avrupa kökenli kaynaklarda sözü edilen yamyamlığa yol açtı.Orman Krilerinin toplumsal örgütlenmesi savaş sırasında bir araya gelen geniş aile gruplarına dayanırdı.Kültürlerinde büyü ve av hayvanlarının ruhlarıyla ilgili tabu ve töreler önemli bir yer tutardı.Şamanlar ve büyücülerde toplum içinde önemli bir yere sahipti.

Ova Krileri,at ve ateşli silahlar edindikten sonra,Orman Krilerine göre daha savaşçı bir tutum izleyerek büyük Ovalarda yaşayan öbür kabilelere saldırılar düzenlediler.Herbirinin kendi başkanı olan 12 gruba bölündükleri söylenmekle birlikte gerçekte bütünleşmiş tek bir savaşçı topluluk oluşturdular.Savaşta ve bizon avında başarılı olmanın aracı olarak gördükleri dinsel etkinliklere ve törenlere büyük önem verdiler.Asinibolar hem ova hem de Orman Krilerinin geleneksel müttefikleriydi.

George Crook (1828-1890)

George Crook (1828-1890)

General Crook Kızılderililere karşı savaşanlar arasında en önemlisi olarak tanınır.

1828'de Ohio'da bir çiftlik evinde doğdu.

Askeri kariyerinin ilk yıllarını Kuzey Kalifornia ve Oregon'da bazı yerli kabilelerine yaptığı saldırılar oluşturmaktadır.

1861 de iç savaşın patlak vermesiyle Batı Virjinya'ya döndü.

Savaş sonrası Kuzey Pasifik bölgesine gitti.

1871 yılında Arizona'da Apache rezervasyonuna saldırdı.

Bu saldırı ordu adına başarılı yerliler için ise korkunç bir olaydı.

Ordu yerlilere karşı giriştiği saldırıları başarılı buldu ve onu generalliğe yükseltti.



1875 de Beyazlar yerliler için kutsal olan Black Hills (Siyah Tepeler) de altın bulmuş ve onların topraklarını işgal ediyorlardı.

Yerliler buna karşı çıkıyor, toprakları için mücadele ediyorlardı.

Onların inanışlarına göre toprağın kazılıp altının çıkarılması toprak ananın damarlarının sökülmesiydi ve toprak ana bunu hiçbir zaman affetmezdi.

Eğer altın çıkarılırsa öldüklerinde toprak ananın onları bağrına kabul etmeyeceğine inanıyorlardı.

Yerliler inançları için savaşıyorlardı.

Crook bu bölgeye gönderildi.

1876 yılından başlayarak düzenli aralarla, sistemli bir biçimde Lakota kabilesine saldırılarda bulundu.

Bunlar arasında Rosebud Creek'de, Crazy Horse ile adamlarına karşı yapılan saldırı ve Sitting Bull'un rezervasyonuna yapılan saldırıda vardı.

Bir de Little Big Horne'de yerlilerin zaferiyle biten savaş.



1882 de Crook yeniden Arizona'ya döndü.

Bu arada Apacheler rezervasyonlardan kaçmış ve Chiricahua lideri Geronimo'nun önderliğinde gerilla savaşı başlatmışlardı.

Sonraki 4 yıl Crook sürekli olarak Apaçileri takip etti.

1886 da Crook'la arasında sürekli bir yarış bulunan Nelson A. Miles onun görevini devraldı.

Geronimo, Crook'un askeri kariyerinin son bölümünü oluşturur.

Askeri kariyerinden sonra ise Crook düşmanı olan yerlilerin topraklarına tecavüz eden beyazları sert dille eleştirmiştir.

Lakotalılar ile beyazlar arasında toprak paylaşımının yapılabilmesi için çaba harcamıştır.

2 Mart 1890 da ölmüştür.

Alfred Howe Terry (1827-1890)

Alfred Howe Terry (1827-1890)

General Tery 1866'dan 1869'a ve 1872'den 1886'ya kadar olan dönemlerde kuzey bölgelerinin denetimini sağlamak için ordunun bir kolu olarak yerlilere acımasız saldırılarda bulundu.

1827 de Connecticut'ta doğdu.

Ailesi kısa süre sonra Terry'in büyüdüğü yer olan New Haven'a taşındı.

O aynı zamanda bir avukattı.

İç savaş başlayınca Connecticut gönüllülerinden bir alay kurdu ve onlarla beraber First Bull Run'daki savaşta dahil olmak üzere Virginia, Carolina ve Georgia'da çatışmalara katıldı.



Onun ilginç askeri başarı ve taktikleri savaş alanındaki başarılarıyla birleşince kendisi gibi gönüllülerden yalnızca birkaç kişinin sahip olduğu rütbeye terfi etti.

Terry artık tuğgeneraldi.

Savaşın sonuna dek orduda kaldı.

Red Cloud ve kabilesi ile yapılan Fort Laramie Antlaşmasında barış komisyonunda görev aldı.

Aldığı hukuk eğitimini bu ve benzeri anlaşmalar sırasında federal hükümet lehine kullandı.

Sonraki yıl Terry Georgio'ya gitti.

Burada varolan Klu Klux Klan ve benzeri beyazların üstünlüğünü temel alan acımasız organizasyonlara destek oldu.

1872 de tekrar Dakota'ya döndü.



Görevi, Yellow Stone bölgesini ve Kanada sınırını gözetim altında tutmaktı. (yerli bölgeleri.)

Tery 1873'de Custer'ın birliğinde göreve başladı.

Bu tarihten sonra yerlilere karşı yapılan pek çok savaşta yeraldı.

1886'da Tery, tümgeneralliğe terfi etti.

Ciddi sağlık sorunları nedeniyle 1888'de ordudan ayrıldı.

2 yıl sonra da öldü.

Anishinabek Tarihi

Anishinabek Tarihi

Anishinabek kabilesinin tarihi uluslar arası three fires konfederasyonuyla başlamıştır. Ojibway, Odava ve Potowatomi kabileleri, dilleri, dönemleri ve politik amaçları birbirlerine yakın olan insanlardan oluşan three fires (3’lü ateş) koseyini oluşturmuşlardır. Patowatomi şefleri ateşçilerdi.Three fires konseyinin birçok toplantı mekanı vardı. Bunlardan en çok kullanılanı ve en merkezi olanı Michilimackinack’tı.

1600 ve 1700 lü yıllar boyunca konsey Büyük Irmak ‘ın merkezini tutmuş ve Iroquis konseyiyle The Souk, Fox, Meromine, Huron, Winnebago, Sioux, İngiliz ve Fransız kabilelerle ilişkiler kurmuştur.

Bazen bu uluslar arası ilişkiler parçalara bölünmüştür, ama genellikle ticaret ve barışçıl yardımlaşma üstün gelmiştir. 1700 lerin ortalarında İngilizlerin desteğiyle Three Fires konseyi batı nehirler konfederasyonun esası halini aldı.The Hurons,Algoquins,Nipissing,Souks,Foxes ve diğerleri de konfederasyona katıldı ve bu güçlü birleşim savaşlar sırasında doğu ve batı arasında bir denge unsuru oluşturdu.
1974 büyük niagara antlaşması ingiltereyle barışsal ilişkilerin temelini oluşturdu.1776’da amerikan devrimci savaşı kıtayı ve birçok ingilizi böldü.Lakes konfederasyonu topraklarını korumak için İngilizlerin yanında yerini aldı.bu savaştan sonra ilgiltere gelecekte Amerika’yla olacak savaşta destek gücü edinmek için çoğu insanı kanada topraklarına davet etti.birçoğu da gitti,diğerleri Amerika ve İngiltere nin çizdiği sınırı gözardı ederek nehrin iki yakasında bulunan kendi topraklarında kaldı.
Amerika ve İngiltere arasında sağlanan barış Kızılderili halkla Amerika arasındaki savaşı bitirmedi.Ohio vadisi ve michingan işgal edilmeye devam etti.1812 de İngiltere amerikayla tekrar savaşa başladı.1815!te Amerika ve İngiltere tekrar barış imzaladı ve Kızılderililer kendi başlarına bırakıldı.
Kızılderililer ve krallık arasındaki ilişkiler uygunluk zinciri olarak adlandırılırdı.bu gümüş zincir onları birbirlerine arkadaşlıkla bağladı.Zincirdüzenli olarak toplantılarla gözden geçirildi,yanlış anlaşılmalar çözüldü ve güvenlikleri ve birlikleri güçlendirildi..
1700ler boyunca three fires conseyi Avrupa parlementosunda saygı duyulan prosedür kurallarına sahipti.kabile toplantılarda bir misafir gibi ağırlanırdı..misafire başsağlığlı törenleri sırasınca da konuşmacı da olsa misafir sayılırdı.başsağlığı törenleri kabilenin akıllarını ve hislerini tamir etmeyi,yitirdiği ya da sakat kalan yurttaşlarının acısını hafifletmeyi içeriyordu.
Bu törenler sırasında ölü dinlenmesi için rahat bırakılır,sembolik olarak gözleri iyi görebilsin diye temizlenir,kulakları iyi duyabilsin diye yıkanır,dudakları ve ağzı da özgürce konuşabilesi ve kalpleri üzüntü duymasın diye temizlenirdi.başsağlı sözcükleri edilir ve kabileler bunlara karşılık verirdi..
Daha büyük konseyler içinde her kabile kendi ateşini yakardı.kabilelerin konumları önceleri tartışmaya yol açtı fakat daha sonra anlaşmaya varıldı ve kabilelerden biri bunu bütün konseye duyurdu.
Şefler savaşa girmeye karar verebilmekteydi,fakat bir keresinde,savaş şeflerinden habersiz savaşa gitmeye karar verilmişti,bütün bunlar 4 gün boyunca iyice tartışıldı.(her zaman önemli sorunlara açık cevaplar bulacak,ve anlaşma sağlayarak onlara gerekli önem verilmesini sağlayacak kadar zaman vardı)
Amerikan sınırı gerçekliğe dönüştükçe nehrin güney yakasındaki Kızılderili kabileleri Amerika ve İngiltere Kızılderilileriyle ayrı ayrı anlaşmalar yapmaya başladı. Buna rağmen sunumların yapıldığı yıllık Kızılderili toplantısı Grand counsel zamanında yapılan niagara anlaşmasının gölgesinde kalarak düzenlenmiştir. Ancak sunumlar devam edemedi.Birleşik devletlerde yaşayan insanlar 1837 de 1840 da topraklarından koparıldı, diğerleride 1858 de. Ancak Grand counsel mücadeleye devam etti .Her topluluk diğer topluluklarla aralarında haberleşme sağlayacak görevliler atadı. Şefler konseyler arası ziyaretler yaptı.
1830 larda Grand counsel , yönetimi saugeen bölgesinin onlara son kalan sığınma ve yerleşme bölgesi olarak verilmesi konusunda uyardı. Çünkü güney Ontairo’nun geri kalan bütün kısımklarına el konulmuş ve satılmıştı. Yönetim bunu görmezden geldi ve 1836 da bunun bir isyan olduğunu düşündü.
Grand counsel tutanakları 1840 tan 1880 e kadar artık yerleştirilmesi zor bir hal almıştı. Geleneksel yapı ve işleyiş değişmişti, wanpum (rapor tutmak) artık daha önemsizdi çünkü okuma yazma bilenlerin sayısı çoğalmıştı ve artık yönetim anlaşmalarada saygı duymuyodu. Eski törenlerin yerini hristiyan ayinleri aldı. Ve toplantılar dualarla başlıyordu artık. Sonuçta yapısal Kızılderili organizasyonu en eski şefler tarafından devam ettirilmeye çalışılmıştı.

Sand Creek Katliamı

Sand Creek Katliamı

Chıvington Katliamı olarak da bilinir; Albay John M. Chivington komutasında, çoğu Colorado gönüllülerinden oluşan 1.200 kişilik ABD birliğinin, Colorado Toprakları'nın güneydoğusundaki Şayen kampına yaptığı baskın (29 Kasım 1864). Kampta birkaç yüz Şayen ile birkaç Arapaho bulunuyordu. Barış için görüşmelerde bulunan Şayen reisi Kara Kazan, Binbaşı Scott Anthony'nin izniyle Lyon Kalesi yakınlarında kamp kurmuştu. Saldırı başladığında Kara Kazan'ın beyaz bayrakla birlikte ABD bayrağı da kaldırıp barıştan yana olduklarını anlatmaya çalışmasına karşın, çoğu kadın ve çocuk 400'den fazla Kızılderili katledildi. Arapaho-Şayen savaşının başlıca nedenlerinden biri olan katliam, sonraki on yılda görülen Ovalar Bölgesi Kızılderilileri savaşlarını da etkiledi.

Lion Katliamı

Lion Katliamı

28 Kasım 1864 günü 1000 yakın askerle kaleden çıkan Albay Chivington'un kesin emir almıştı ne pahasına olursa olsun kızılderiler bertaraf edilecekti. Cheyenne ve Araphelar kabilesine doğru yönelen askerler kendilerini karşılamaya gelen ilk yerliyi kurşunlarıyla yere sererler. Ölümle tehdit edilerek Kızılderilerin köyünü göstermeye zorlanan Çiftçi Robert Bent'den gelişen olayları dinleyelim.

"Kampın iyice yakınına geldiğimizde Amerikan bayrağının dalgalandığını gördüm. Kızılderili reisi Kara kazan'ın etrafınan toplanan halkına kızılderili bayrağın çevresinde durmalarını söylediğini işittim. Gerçekten de kadını erkeği çocuğu bayrağın çevresinde toplanmışlardı.

Kızılderilerle aramızda 50-60 metre vardı. Aynı zamanda bir de beyaz bayrağın yükseldiğini gördüm. Bu iki bayrak da o kadar ortalıkta bir yerdeydiler ki görülmemeleri imkansızdı. Askerler birden tüfeklerindeki binlerce mermileri silahsız kızılderilerin üzerine boşaltmaya başladılar. Bazı erkekler silahlarını almak için çadırlarına daldılar.

Kanımca hepsi 600 kişi civarinda idi. Ama bunların içinde 35 kadar savaşçı bir o kadar da ihtiyar bulunuyordu. öteki erkekler kampın uzağında Ava gitmişlerdi ". Albay Chivington katliam sonrası verdiği resmi raporda 9 askerin öldüğünü, bunun karşılığında 400 ile 500 arasında yerlinin yok edildiğini yazıyordu Gerçeğin yine olayın tanığı Robert Bent'den öğreniyoruz.

"Bacağından aldığı yarayla yerde yatan bir kadına takıldı gözüm, askerlerden biri kılıcını çekerek kadının yanına geldi. Kadın kendini korumak için kolunu kaldırdı ama asker kılıcıyla vurarak kolunu kesti. Bu kez öbür kolunu kaldırdı, asker kılıcıyla onu da kesti. sonra öldürmeden öylece bırakıp gitti."

Köyde "Squaw" denilen, bir kızılderili kadınla evlenip kabileler arasında yaşayan beyaz erkekler de bulunuyordu. Ama onların da sonu farklı olmaz "Otuz kırk kadar Squaw korunmak için bir çukura sığınmışlardı. 6 yaşındaki küçük bir kızın eline bir sopaya bağlanmış bir beyaz bayrak vererek ortaya saldılar; kızcağız daha birkaç adım atmıştı ki alnında giren bir kurşunla yere düşer.

Daha sonra o çukurdaki bütün Squaw'lar ve dışarda kalanlar hep öldürülürler. Squaw'lar en ufak bir direnme göstermezler. Gördüğüm bütün ölülerin kafa derileri yüzülmüştü. Karnı ortadan yarılmış bir Squaw kadını, yanı başında henüz doğmamış bir çoçuguyla yerde yatıyordu". Robert Bent`in sözleri Teğmen James Conner'de doğrular. "ertesi Gün savaş meydanında dolaştığımda, kafa derileri yüzülmemiş tek bir kadın, erkek yada çocuk ölüsüne rastlamadım, çogunun gövdesi en korkunç işkencelere uğratılmıştı.

Erkeklerin kadınların ve çocukların cinsel organları kesilmişti. Kara kazan'ın kurtulduğu katliamda çoğu kadın ve çocuk olmak üzere 133 kızılderili öldürüldü. Ardından Wounded Knee katliamında da 300 Kızılderili barış antlaşması yapılacak vadiyle silahsizlandırılarak katledilirler.

Algonquia Savaşı

Algonquia Savaşı

1641-1645 yılları arasında yapılmış Hollanda-Kızılderili savaşı.

Algonquila'lı Kızılderililer, günümüzde Staten Adası ve Hackensack, New Jersey'de bulunan toprakları, Hollandalı göçmenler tarafından alındığında bu duruma tepki göstermişlerdi.

Hollandalı kolonist William Kieft (1597-1647), Algonquia halkından vergi talebinde de bulununca Kızılderililer 1641 yaz ayında Staten Adası'nda ve Manhattan'da yaşayan Hollandalılara saldırdılar.

Bir sonraki yıl anlaşmaya varılıncaya kadar çok kanlı savaşlar yapıldı.

Şubat 1643'de yerleşimciler tarafından silahlandırılınan Mohawk Kızılderilileri, yeni saldırılara karşı Algonquialılara misillemelerde bulundular.

Çok fazla kan dökülmesinden sonra Hollandalılar ve Mohawklar, Algonquialıları geri çekilmeye zorladılar. Ağustuos 1645'te barış sağlandı.

Abnaki Kabilesi

Abnaki Savaşları

I. Abnaki Savaşı ( 1675-78 )


Günümüzde Maine, New Hampshire olarak bilinen yerde ve Vermont'ta Fransızların müttefikleri olarak yaşamış ve bu bölgede elli yıl boyunca İngilizlere karşı savaşmış Abnaki kabilesi, Kral Philip'in hakimiyeti altında olan Wampanoag 1675 yılında, New York'ta İngiliz Sömürgecilere karşı birleşik bir kızılderili savaşını başlatmışlardır.

Abnaki halkı yaklaşık üç yıl boyunca Maine bölgesinde böyle bir savaş sürdürmekteydi. Dağınık çift evleri ve küçük yerleşim birimlerine düzenlenen Kızılderili akınları, sürekli yıpratıcıydı ve bu faaliyetler sonunda 1678 yılında imzalanan bir barış antlaşmasıyla sonuçlandı.

İngiliz kolonicileri Abnaki halkına yıllık vergi vermeye söz vermişlerdi.

II. Abnaki Savaşı (1702-12)

1702 yılında Kraliçe Anne Savaşının çıkmasından kısa bir süre sonra Abnaki yerlileri ve Fransız kuvvetleri Maine bölgesinde İngiliz yerleşim birimlerine saldırmışlardı. Wells'ten Casco'ya kadar uzanan bölgede yaklaşık 300 yerleşimci öldürülmüştü.

Kızılderililer, on yıl boyunca saldırılara devam etmiş ve bu saldırılar, İngiliz ve Fransızları Utrecht Antlaşması ile barış sağladıklarında sona ermişti. Fransızların desteğine sahip olmayan Abnakiler İngilizleri tenmek için yetersiz kalmışlardı ve 1712 yılında ikinci bir barış antlaşmasına zorlandılar.

III. Abnaki Savaşı (1722-25)


Maine'de yaşayan İngiliz yerleşimcilerin, Abnaki topraklarına müdahaleye devam etmesi Fransız Cizvit misyoner Sebastien Rasles (1657-1724) tarafından bulundukları konumu muhafaza etmeye teşvik edilen Abnakileri kızdırmıştı.

İngilizler Rasles'i zapt etmeye çalıştıklarında, Abnaki halkı Brunswick, Arrowick ve Merry-Meeting bölgelerindeki yerleşim birimlerine tacizlerde bulunmuşlardı.

Bunun üzerine Massachussets Hükümeti Abnaki ve müttefiklerine savaş ilan etti.

Rasles öldürüldü ve onun öldürüldüğü Norridgewock'ta ve daha sonra Sacco Nehri'nin yukarı kısmındaki Fryeburg'da birçok kanlı savaş gerçekleşmişti. Boston ve Casco Koyu'ndaki barış görüşmeleri savaşa son noktayı koydu.

Şef Seattle Mektubu

Şef Seattle'ın ABD Başkanına Yazdığı Mektup

Washington'daki Büyük Başkan'a,

Washington'daki büyük başkan bize topraklarımızı satın almak istediğini bildiren bir haber yolluyor. Büyük Başkan bize aynı zamanda dostluk iyi niyet dolu sözler de gönderiyor.

Bu dostça bir davranıştır, zira biz onun bu dostluğa ihtiyacı olmadığını pek iyi biliriz. Biz onun istediğini düşüneceğiz, zira eğer biz satmağa razı olmazsak, belki o zaman da beyaz adam tüfeğiyle gelecek ve bizim topraklarımızı zorla alacaktır.

Gökyüzü nasıl satılır, ya da satın alınır, ya toprakların sıcaklığı? Bunu tasarlamak bize yabancıdır. İnsan havanın tazeliğine, suyun şarıltısına sahip olamazsa onu nasıl satabilir? Siz onu bizden nasıl satın alabilirsiniz?

Biz kararımızı vereceğiz. Seattle Reis ne söylerse, Washington'daki Başkan bunun doğruluğuna emin olmalıdır, tıpkı beyaz kardeşimizin mevsimlerin tekrar geleceğine güveni olduğu gibi.

Benim sözlerim yıldızlara benzer, ki onlar hiç bir zaman sönmez. Bu dünyanın her bir parçası ulusum için kutsaldır, pırıldayan her çam yaprağı ,her kumsallık kıyı, karanlık ormanlardaki her sis, her geçit, vızıldayan her böcek ulusumun düşünce ve yaşantılarında kutsaldır. Ağaçların içinde yükselen özsuyu kızılderili adamın hatıralarını taşır.

Beyazların ölüleri, yıldızların altından geçmek için uzaklara giderken doğdukları toprakları unuturlar. Fakat bizim ölülerimiz bu büyülü dünyayı hiç bir zaman unutmazlar, çünkü o kızılderililerin annesidir. Biz bu toprakların bir parçasıyız ve onlar bizden birer parçadırlar.

O güzel kokan çiçekler bizim kızkardeşlerimiz, geyik, at ve büyük kartal da bizim erkek kardeşlerimizdir. Yüksek kayalıklar, yeşil çayırlar, tayların ve insanların vücutlarının ılık sıcaklığı hepsi aynı bir aileye aittir.

Washington'daki büyük başkan bize bir yer vereceği ve bizim orada rahatça kendi kendimize yaşayabileceğimizi haber veriyor. O bizim babamız, biz de onun çocukları olacağız. Fakat böyle şey acaba hiç olabilir mi?

Tanrı bizim ulusumuzu sever, fakat kızılderili çocuklarını terk etti. O beyaz adama işinde yardım etsin diye makinalar yolluyor ve onun için büyük köyler yapacak. O geçen her günle sizin ulusunuzu daha kuvvetli yapacak.

Beklenmeyen bir yağmurdan sonra ırmaklar nasıl yataklarından taşarlarsa, siz de çok geçmeden bu toprakları dolduracak, her tarafa taşacaksınız.

Benim ulusum gelgitin çekilen dalgalarına benzer, fakat onlar bir daha geri gelemezler. Hayır biz başka başka ırklardanız. Çocuklarımız beraber oynamazlar, ihtiyarlarımızın anlattığı öyküler de başka başkadır. Tanrının lütfu sizin üzerinizdedir, bizler yetim kaldık.

Biz topraklarımızı satmak için yaptığınız teklifleri bir kere daha düşüneceğiz. Bu sandığınız kadar kolay olmayacaktır. Çünkü bu topraklar bize kutsaldır. Biz bu ormanlarla seviniriz. Bilmiyorum. Bizim davranışımız sizinkinden farklıdır. Derelerin ve ırmakların içinden geçerken pırıldayan sular yalnız su değildir: onlar bizim atalarımızın kanlarıdır.

Biz size bu toprakları sattığımız zaman, bilesiniz ki, onlar kutsaldır ve sizin çocuklarınız da onların kutsal olduklarını ve göllerin berrak sularında oynaşan her yansının benim ulusumun yaşantılarına ait masalları ve öyküleri anlatmakta olduklarını öğrenmelidirler.

Suların çıkardığı sesler benim atalarımın sesleridir. Irmaklar bizim kardeşlerimizdir, onlar bizim susuzluğumuzu giderirler, bizim kayıklarımızı taşır, ve çocuklarımızı beslerler.

Topraklarımızı sattığımız zaman, bunu hatırınızda tutmalısınız, ve çocuklarınıza öğretmelisiniz. Irmaklar bizim kardeşlerimizdir, sizin de. Ve siz şimdiden başlayarak ırmaklara iyiliğinizi esirgememelisiniz, öteki her kardeşe karşı da.

Kızılderili adam onun topraklarına giren beyaz adam karşısında her yerde geriledi, nasıl ki sabahın sisi dağlarda doğan güneşin önünden kaçar. Fakat bizim babalarımızın külleri kutsaldır. Onların mezarları mübarek topraklardır, bütün bu tepeler, ağaçlar, dünyanın bu kısmı, bizim için mübarektir.

Biz beyaz adamın düşünümüzü anlamadığını biliriz. Toprağın her parçası onun için birdir, çünkü o gece gelen ve yerden ihtiyacı olan şeyi alıp giden bir yabancıdır. Toprak onun kardeşi değil düşmanıdır, onu elde ettikten sonra ilerlere gider, babalarının mezarlarını geride bırakır ve onlarla bir daha ilgilenmez.

O toprağı çocuklarından çalar ve gene ilgilenmez. Babalarının mezarları ve çocuklarının doğum hakkı çabukça unutulur. O annesi olan taprağı ve kardeşi olan gökyüzünü satılacak ve talan edilecek şeyler gibi, ya da koyunlar veya parıldayan inciler gibi satın almak için kullanır.

Onun açlığı dünyayı saracak ve geride her tarafta çölden başka bir şey kalmayacak! Ben bilmiyorum, bizim düşünüşümüz sizinkinden farklıdır. Sizin şehirlerinizin görüntüsü kızılderili adamın gözlerini ağrıtır. Belki bu onun bir vahşi olmasından ve bu gibi şeyleri anlayamamasından ileri gelir!

Beyazların şehirlerinde sessizlik denen bir şey yoktur. Orada ilkbaharda oluşan yaprakların seslerini, uçuşan böceklerin vızıltılarını işitecek bir yer de bulamazsınız. Fakat bütün bunlar benim bir vahşi olmamdan ve bunları anlayamamamdandır.

Gürültü, patırtı bizim kulaklarımızı adeta tahkir eder. Kuşların ötüşünü, ya da geceleyin su başında kurbağaların bağırışlarını işitmedikten sonra dünyada ne vardır. Ben kızılderili bir adamım ve bunu anlayamıyorum.

Bir kızılderili gölün üstünden gelen rüzgârın mülâyim gürültüsünü sever, öğleyin yağan yağmurun temizlediği, taze çam yapraklarının ağırlaştırdığı rüzgâr kokusundan hoşlanır.

Kızıl adam için hava kıymetlidir, çünkü her şey aynı solunumdan pay alır. Hayvan, ağaç ve insan, hepsinin teneffüs ettiği hava aynıdır. Beyaz adam teneffüs ettiği havanın farkında değilmiş gibi görünüyor. Bir kaç gün önce ölen bir insanın kötü kokulan duymadığı gibi. Fakat biz size topraklarımızı satarsak, unutmamalısınız ki, hava bizim için kıymetlidir ve hava hayatta tuttuğu her şeyle ruhunu paylaşır.

Rüzgâr babalarımıza ilk nefeslerini vermişti ve son nefeslerini de alan odur. Çocuklarımıza da yaşama ruhunu o vermelidir. Eğer biz topraklarımızı size satarsak, onu özel ve mübarek bir şey olarak kıymetlendirmelisiniz.

Beyaz adam da çayır çiceklerinin üzerinden geçen rüzgârın onların kokularıyla nasıl tatlı koktuğunu duymalıdır. Topraklarımızı satmak üzerinde düşüneceğiz ve eğer buna karar verirsek, bunun bir şartı olacaktır. Beyaz adam topraklarımızdaki hayvanlara kardeşleri gibi muamele etmelidir.

Ben bir vahşiyim ve başka türlüsünü anlayamam. Ben şimdiye kadar beyaz adam tarafından bırakılmış, çürümüş binlerce bizon gördüm. Ben bir vahşiyim ve demir atın (lokomotif), sırf hayatta kalmak için öldürdüğünüz bizondan daha kıymetli olduğunu anlayamam. Hayvanları olmadıktan sonra insanların ne kıymeti vardır.

Eğer bütün hayvanlar onu bıraksalardı, insanlar ruhlarının yalnızlığından ölmezler miydi? Hayvanların başına gelenler çok geçmeden insanların da başına gelecektir. Hayatta her şey birbirine bağlıdır. Toprağın başına gelen, onun oğullarının da başına gelir.

Sizler çocuklarınıza ayaklarının altındaki toprakların bizim büyük babalarımızın külleri olduklarını öğretmelisiniz. Toprağa kıymet vermeleri için onlara, toprağın bizim atalarımızın ruhlarıyla dolu olduğunu anlatınız. Çocuklarınıza, bizim öğrettiğimiz şeyleri öğretiniz. Toprak bizim annemizdir. Toprağın başına gelenler onun çocuklarının da başına gelir.

İnsanlar toprağa tükürürlerse, kendi kendilerinin yüzüne tükürmüş olurlar. Zira biz biliyoruz ki, toprak insana değil, insan toprağa aittir. Her şey, bir aileyi birbiriyle birleştiren kan gibi birbirine bağlıdır. Herşey birbirine bağlıdır. Toprağın başına gelen oğullarının da başına gelir.

İnsan hayatın dokusunu yaratmamıştır, onun içinde yalnız bir liftir. Siz dokuya ne yaparsanız, bunu kendinize yapıyorsunuz demektir. Hayır, gündüzle gece bir arada yaşayamazlar. Bizim ölülerimiz dünyanın tatlı ırmaklarında yaşamağa devam ederler ve ilkbaharın yavaş adımlarıyla tekrar geri dönerler, onların ruhu gölün yüzeyini çalkalayan rüzgârdır. Beyaz adamın topraklarımızı satın almak hususundaki isteğini düşeneceğiz.

Fakat benim ulusum soruyor, beyaz adam neyi satın almak istiyor? Gökyüzü ve toprakların sıcaklığı, koşan antilopların çabukluğu nasıl satın alınabilir? Biz size bütün bu şeyleri nasıl satabiliriz, siz de bunları nasıl satın alabilirsiniz? Kızıl adam bir kâğıt parçası imzaladığı ve bunu beyaz adama verdiği için siz bu topraklara istediğinizi yapabilir misiniz? Havanın tazeliğine ve suyun pırıltısına sahip değilsek, onları size nasıl satabiliriz? Sonuncusu öldükten sonra bizonları yeniden geriye satın alabilir misiniz?

Biz teklifiniz üzerinde düşüneceğiz. Biz, satmağa razı olmadığımız takdirde, beyaz adamın tüfeğiyle gelip topraklarımızı alacağını bilmekteyiz. Fakat biz vahşi insanlarız.

Beyaz adam ise, geçici olarak iktidardadır ve O kendisini bütün dünyanın kendisine ait olduğu, Tanrı sanmaktadır. Bir insan, annesine nasıl sahip olabilir? Biz topraklarımızı satın almak hususundaki tekliflerinizi tekrar düşüneceğiz.

Gece ve gündüz beraber yaşayamazlar, biz, sizin başka topraklara göç etmemiz teklifinizi düşüneceğiz. Biz uzakta ve sükun içinde yaşayacağız. Günlerimizin kalan kısımlarını nerede geçireceğimiz önemli değildir. Çocuklarımız babalarını gururları kırılmış ve yenilmiş gördüler. Savaşçılarımız utandırıldılar.

Yenilgiden sonra günlerini miskince geçirdiler, vücutlarını tatlı yemekler ve kuvvetli içkilerle zehirlediler. Günlerimizin geri kalan kısmını nerede geçireceğimizin bir önemi yoktur.

Zaten geriye de pek fazla zaman kalmamıştır. Bir kaç saat, bir kaç kış, sonra eskiden bu topraklar üzerinde yaşayan insanlardan, kendi uluslarının mezarlarında matem tutacak kimse kalmayacaktır. O ulus ki bir vakit sizinki gibi kuvvetli idi ve geleceğe ümitle bakıyordu; oysa şimdi ormanlarda başı boş dolaşmaktan başka yapacak bir şeyleri olmayacaktır.

Fakat ben ulusumun çöküşüne neden ağlayayım? Uluslar insanlardan oluşurlar, başka bir şeyden değil. İnsanlar da denizdeki dalgalar gibi gelip geçerler. Onlara yol gösteren ve onlarla dostun dostla konuştuğu gibi konuşan bir Tanrıya sahip olan beyaz adam bile, herkes için belirlenmiş olan alınyazısından kaçamayacaktır. Belki biz hep kardeşleriz.

Yalnız biz, beyaz adamın da bir gün keşfedeceği bir şeyi şimdiden biliyoruz. Bizim Tanrımız da aynı Tanrıdır. Sizler belki bizim topraklarıza sahip olduğunuzu düşündüğünüz gibi ona da sahip olacağınızı düşünüyorsunuz, fakat buna muktedir olamayacaksınız. O insanların Tanrısıdır, kızılderililerin de beyazların da. Bu topraklar onun için kıymetlidir. Onları yaralamak, onların yaratıcısını hor görmek demektir.

Beyazlar da bir gün bu dünyadan gideceklerdir, belki de bütün öteki ırklardan daha çabuk.

Yataklarınızı zehirlemeğe devam ediniz, ve bir gece kendi çöplerinizin içinde boğulacaksınız. Fakat batışınızda her tarafa parlak bir ışık yayacaksınız, bu, sizi bu topraklara getiren ve size bu ülkeye ve kızılderili adama hakim olmanızı emreden Tanrının kudretinin ateşinden gelecektir. Bu kader bizim için bir muammadır.

Bütün bizonlar öldürüldükten sonra, yaban atları evcilleştirildikten, ormanlann en gizli köşeleri, binlerce insanın ağır kokusuyla dolduktan, sevimli tepelerin görüntüsü konuşan tellerle kirletildikten sonra...

Çalılıklar nerede? Kayboldular! Kartallar nerede? Gittiler! O hızlı koşan taya ve ava"Allahaısmarladık" demek, ne demektir? Bu, o yaşamın sonu ve sırf daha fazla hayatta kalmanın başlangıcıdır! Tanrı bizim hayvanlara ve kızılderililere hâkim olmamızı istedi, herhalde bunun özel bir sebebi olacaktır, fakat bu sebep bizim için bir muammadır.

Belki beyaz adamın nelerden rüya gördüğünü, uzun kış geceleri çocuklarına hangi ümitlerini anlattığını, onların sabahın özlemini çekmeleri için imgelemlerinde (muhayyile) ne gibi hayalleri ateşlediğini bilseydik, evet belki o zaman onu anlayabilirdik.

Fakat biz yaban insanlarıyız ve beyaz adamın düşleri bize saklıdır. Ve onlar bize saklı oldukları için de, biz kendi yollarımızdan gideceğiz. Çünkü biz her şeyden önce her insanın kardeşlerininkinden -ne kadar farklı olursa olsun- istediği gibi yaşama hakkını tanır ve sayarız. Bizi birbirimize bağlayan şeyler çok değildir. Biz sizin teklifinizi düşüneceğiz.

Eğer ona evet dersek, bu sırf bize vadettiğiniz yeni toprakları güvenlik altına almak içindir. Belki orada kısa günlerimizi kendi alıştığımız şekilde geçirebileceğiz. Son kızılderili bu dünyadan gittiği ve onun hatırası, yalnız bir bulutun sonsuz çayırların üzerindeki gölgesi olarak kaldığı zaman, babalarımın ruhu bu kıyılarda ve ormanlarda yaşamağa devam edecektir. Çünkü onlar bu toprakları seviyorlardı, yeni doğan bir çocuğun annesinin kalbinin atışını sevdiği gibi.

Size bu toprakları sattığımız zaman, siz de onlan bizim sevdiğimiz gibi seviniz, onlarla bizim ilgilendiğimiz gibi, ilgileniniz. Onları bugün bulduğunuz gibi hatırlayınız. Ve bütün kuvvetinizle, ruhunuzla ve kalbinizle onları çocuklarınız için koruyunuz ve Tanrının hepimizi sevdiği gibi, siz de onlan seviniz.

Çünkü biz bir şey biliyoruz: Tanrımız aynı Tanrıdır. Bu dünya mübarektir. Beyaz adam bile ortak kaderimizden kaçamaz. Belki biz hepimiz kardeşiz. Zaman bunu gösterecektir.

Duwarmish Kızılderili Reisi 

 
Şef Seattle