Şef Seattle'in Buyuk Baskana Yazdigi Mektup (1854)
-
*Şef Seattle'ın MektubuŞef Seattle'in Buyuk Baskana Yazdigi Mektup (1854)*
*Suquamish Kabilesinin lideri olan Sef Seattle 1786'da...
Oturan Boğa (Tatanka İyotanka)
OTURAN BOĞA (TATAKANKA IYOTANKA)
Etiketler:
kabile büyüğü,
kızılderili şaman,
oturan boğa,
şifacı,
şifacı büyük,
tatanka iyotanka
Kutsal Ruh'a Şarkı
Kutsal Ruh'a Şarkı
Kutsal ruh ,rüyamda buffalonun simsegini isittim,Batidan toz bulutu halinde dogan kutsal bulutu gordum ve günesi orttu.Buffalo'nun adimi söyledigini duydum-Beyaz Ayi benimle dans etmeye geldi.Dans ettik O'nun kizgin gozlerine baktim ve bos bir comlegin icerisinde insanlarimizi gordum.Bugun yine birkez daha buffallo ile karsilastim ölum dansinda.benim gögsumu 100 bufallo gücünde yapmani ve bana adini veren Kutsal Ayi'nin cesareti kadar bana cesaret vermeni istiyorum. Kutsa bu mizragi sihirinle.Kutsal Buffallo'nun kalbini bul ve onu uzun bir yolculuktan dönmüs gibi sevgiyle karsila.
Beyaz Ayin'nin sarkisi Kutsal Ruh'un kulaginda agaclarin arasindan gecen bir ok gibi yükseliyor . Yakinda eski yasam dansi ve olüm varlik haline gelecek bozkirda.Yerli cesaretinin savas cigliklari ile ve saldirgan buffalo'nun bögürmesi ile yankilanacak ovalar.Fakat simdi barisin orta yerinde bu kutsal topraklarda Sioux savasçilarinin kollari ve sesleri yükseliyor cennete dogru ve hissedebiliyoruz ruhlarin aydinlanmasini ve dualarin cevaplandirildigini.
White Bear (Beyaz Ayi.)
sioux
Etiketler:
kızılderili müziği,
Kutsal Ruh'a Şarkı,
sioux şarkısı
Kızılderililerde Müzik
Kızılderililerde Müzik
DAVUL: Amerikan yerlileri için davul hayati önem taşımaktadır. Davulun hayattaki bütün güçleri temsil ettiği düşünülür. Davulların ritmi, toprak ananın nabzının ve Kızılderili yüreklerinin simgesidir. Onların mistik güç taşıdığına inanılır ve kutsal oldukları kabul edilir. Davula insan muamelesi yapılır, onun ruhu olduğuna inanılır ve ruhunu tatmin etmek için davulun onuruna yiyecek ve içecek bırakılır. Yerliler davulun tonunu ayarlamak için tahtadan yapılmış su davulunun üzerine küçük bir delik açarlar, böylelikle ton ayarı için buradan su eklenebilir veya çekilebilir. Suyun çok az miktarı tınlama ve çınlama görevi yapar, fazlası ise tonu bozabilir. Davulların üst kısmı kurudukça ton yükselir. En çok kullanılan davul türü ise el davuludur ve isteyen kişi bu tip davula sahip olabilir. Büyük davullara nazaran bunlara sahip olmak için sıkı kurallar yoktur.
ÇINGIRAK: "Rattles" adını taşıyan çıngıraklarda en az davul kadar değerlidir. Sihirbaz hekim tarafından kötü ruhları kovmak için kullanılmaktadır. Bazı çıngıraklar bir at kadar değerlidir ve bir at fiyatına satılırlar. Çıngırakların içine kum ya da mısır tanecikleri, minik taşlar ya da tohumlar konur. Bacak çıngırakları genellikle "stomp" danslarında kadın dansçılar tarafından giyilerek kullanılır. Diz etrafına takılan küçük kaplumbağa kabuklarından yapılmış bu çıngıraklar, dansçının hareketleriyle ses çıkartır.
"Bull Roarers" boğa kükremelerine benzetilen, bir kordona iliştirilmiş, kenarları tırtıklı, ince ve düz tahta parçalarıdır. Başın üzerinde döndürülerek rüzgarda çalınan bir enstrümandır. Hopi Kızılderilileri, "bull roarer" sesini gök gürültüsüne benzettikleri için yağmur duasında kullanırlardı. Ayrıca mistik amaçlı törenlerde ruhların çıkardığı ses olarak da bilinirdi. Günümüzde halen az yağmur yağan bölgelerde kullanılır. Üzerinde şimşek resimleri görülür. Bazı kabilelerde ise artık çocuk oyuncağı olarak karşımıza çıkabilir.
FLÜT: Tüm yerli törenlerinde flütlerin ve düdüklerin sesi duyulur. Özellikle Dakota bölgesinde yaşayanlar mükemmel flüt çalmaları ile tanınırlar. En ilginç düdük sesi ise "si yotanka" olarak adlandırılan ve Çim dansında kullanılan düdüktür. Bunun sesi tıpkı bir boğa gibidir. Atwater, Kızılderili flütlerinin dünyada en melankolik müziği ürettiği savunur. R. Carlos Nakai adlı flüt üstadı, bu tanıma verilebilecek en güzel örneklerdendir. Flüt çalan her yerli, kendi elinin boyutuna göre kendi flütünü yapar. Dolayısıyla aynı sesi çıkaran, tıpatıp birbirine benzeyen iki tane flüt bulmak mümkün değildir. Flütlerin üzerindeki parmak deliklerinin sayısı 5-7 arasında değişmesine rağmen, tamamen kişisel seçime bağlıdır. Ayrıca müzelerde sergilenen eski flüt örneklerine baktığımızda taştan yapılma oyma flütlere ya da insan kolundan yapılmış flüt çeşitlerine rastlayabiliriz. Tüm bu müzik aletleri tıpkı Kızılderililer gibi kendine has bir kültürün yansımasıdır.
Etiketler:
çıngırak,
davul,
düdük sesi,
flüt,
kızılderili estrümanlar,
kızılderili müziği,
müzik aletleri,
yerli tören
Kuzey Amerika Kızılderilileri
Kuzey Amerika Kızılderilileri
Kuzey Amerika Kızılderilileri, birbirlerinden oldukça farklı yaşam biçimlerine sahipti. Bilim adamları, Kuzey Amerika kıtasını tam sekiz kültür bölgesine ayırıyorlar. Bu bölgeler, birbirlerine hem kültürel, hem de coğrafi olarak yakın kabilelerden oluşuyor. Bölgeler ve bazı kabile isimleri şöyle:
Güneydoğu: Cherokee, Chickasaw, Catawba, Caddo, Choctaw, Creek, Natchez
Güneybatı: Navajo, Hopi, Mohave, Apache, Zuni, Pima, Yuma
Batı: Nez Perce, Klamath, Yurok, Pomo, Modoc, Shoshone, Miwok, Paiute, Ute, Chumash, Gabrielino
Kuzeydoğu: Ojibwa (Chippewa), Algonquin, Micmac, Abenaki, Huron, Massachusett, Pequot, Mohawk, Oneida, Onondaga, Cayuga, Seneca, Tuscarora, Delaware, Shawnee, Sac, Fox
Kuzeybatı: Tlingit, Haida, Tsimshian, Bella Bella, Bella Coola, Kwakiutl, Nootka, Makah, Chinook
Ovalar: Blackfoot, Gros Ventre, Hidatsa, Mandan, Crow, Sioux, Cheyenne, Pawnee, Oto, Arapaho, Kiowa, Comanche, Wichita
Kutupaltı: Cree, Naskapi, Montagnais, Beaver, Slave, Koyukon, Kutchin, Yellowknife, Chipewyan
Kutup: Inuit (Sibirya, Alaska, Kutup, Grönland, Copper, Southampton, Labrador), Aleut
Bu kadar çok sayıda kültür grubunun olması şaşırtıcı gelebilir çünkü Kızılderililer hakkında bilinenler, genelde yalnızca Ova Kızılderilileri özellikleridir. Tüyler, çadırlar, savaş başlıkları ve savaş baltaları.... Bunların hepsi de hemen herkesin izlediği kovboy filmlerinin, okuduğu Teksas Tommiks'lerin vazgeçilmez parçasıdır. Oysa yalnızca Kızılderili evlerine bakmak bile gruplar arasındaki farklılıkları açıkça ortaya koyar.
Kızılderili gruplarının beyazlarla karşılaştıkları tarihler de çok farklı. Beyazların Amerika kıtasına yayılmaları uzun zaman aldı. Kolomb Kuzey Amerika'yı hiç görmedi. Kutup bölgesinde yaşayan Inuitler ilk beyaz adamla 1818 yılında, Kolomb'un Amerika'ya ayak basmasından neredeyse üç yüz yıl sonra karşılastılar. Ama hepsinin de ortak bir tarihi oldu. Beyaz adamla birlikte hastalıklar geldi. Daha önce hiç tanımadıkları suçiçeği, sıtma, kızamık, ve hatta grip gibi hastalıklara bağışıklıkları olmayan Kızılderililer hızla ölmeye başladı. Ölmeyenler, ya topraklarını almak isteyen beyazlara teslim olmak zorunda kaldılar, ya da savaşmak. Büyük bir direniş göstermeden teslim olanlar arasında, suskunluğa bürünüp değişik bir direniş gösterenler de oldu. Amerika'nın güneybatısında yaşayan Kızılderililer, beyazların gelişini ve bu yeni ırkın Kızılderililerin dinlerini, kültürlerini yok etmeye çalışacağını çok önceden rüyalarında görmüşlerdi. İşte bu nedenle beyazlarla karşılaşınca suskunluğa büründüler, törenlerini, dinlerini gizli tuttular. Bugün onlar, kültürlerinin çok büyük bir bölümünü korumayı başarmış olan Kızılderililer içinde belki de ilk sırayı alıyorlar. Köylerindeki bazı bölgelere beyazların girmesi, ya da bazı törenleri izlemesi hala yasak.
Kuzey Amerika Kızılderilileri, birbirlerinden oldukça farklı yaşam biçimlerine sahipti. Bilim adamları, Kuzey Amerika kıtasını tam sekiz kültür bölgesine ayırıyorlar. Bu bölgeler, birbirlerine hem kültürel, hem de coğrafi olarak yakın kabilelerden oluşuyor. Bölgeler ve bazı kabile isimleri şöyle:
Güneydoğu: Cherokee, Chickasaw, Catawba, Caddo, Choctaw, Creek, Natchez
Güneybatı: Navajo, Hopi, Mohave, Apache, Zuni, Pima, Yuma
Batı: Nez Perce, Klamath, Yurok, Pomo, Modoc, Shoshone, Miwok, Paiute, Ute, Chumash, Gabrielino
Kuzeydoğu: Ojibwa (Chippewa), Algonquin, Micmac, Abenaki, Huron, Massachusett, Pequot, Mohawk, Oneida, Onondaga, Cayuga, Seneca, Tuscarora, Delaware, Shawnee, Sac, Fox
Kuzeybatı: Tlingit, Haida, Tsimshian, Bella Bella, Bella Coola, Kwakiutl, Nootka, Makah, Chinook
Ovalar: Blackfoot, Gros Ventre, Hidatsa, Mandan, Crow, Sioux, Cheyenne, Pawnee, Oto, Arapaho, Kiowa, Comanche, Wichita
Kutupaltı: Cree, Naskapi, Montagnais, Beaver, Slave, Koyukon, Kutchin, Yellowknife, Chipewyan
Kutup: Inuit (Sibirya, Alaska, Kutup, Grönland, Copper, Southampton, Labrador), Aleut
Bu kadar çok sayıda kültür grubunun olması şaşırtıcı gelebilir çünkü Kızılderililer hakkında bilinenler, genelde yalnızca Ova Kızılderilileri özellikleridir. Tüyler, çadırlar, savaş başlıkları ve savaş baltaları.... Bunların hepsi de hemen herkesin izlediği kovboy filmlerinin, okuduğu Teksas Tommiks'lerin vazgeçilmez parçasıdır. Oysa yalnızca Kızılderili evlerine bakmak bile gruplar arasındaki farklılıkları açıkça ortaya koyar.
Kızılderili gruplarının beyazlarla karşılaştıkları tarihler de çok farklı. Beyazların Amerika kıtasına yayılmaları uzun zaman aldı. Kolomb Kuzey Amerika'yı hiç görmedi. Kutup bölgesinde yaşayan Inuitler ilk beyaz adamla 1818 yılında, Kolomb'un Amerika'ya ayak basmasından neredeyse üç yüz yıl sonra karşılastılar. Ama hepsinin de ortak bir tarihi oldu. Beyaz adamla birlikte hastalıklar geldi. Daha önce hiç tanımadıkları suçiçeği, sıtma, kızamık, ve hatta grip gibi hastalıklara bağışıklıkları olmayan Kızılderililer hızla ölmeye başladı. Ölmeyenler, ya topraklarını almak isteyen beyazlara teslim olmak zorunda kaldılar, ya da savaşmak. Büyük bir direniş göstermeden teslim olanlar arasında, suskunluğa bürünüp değişik bir direniş gösterenler de oldu. Amerika'nın güneybatısında yaşayan Kızılderililer, beyazların gelişini ve bu yeni ırkın Kızılderililerin dinlerini, kültürlerini yok etmeye çalışacağını çok önceden rüyalarında görmüşlerdi. İşte bu nedenle beyazlarla karşılaşınca suskunluğa büründüler, törenlerini, dinlerini gizli tuttular. Bugün onlar, kültürlerinin çok büyük bir bölümünü korumayı başarmış olan Kızılderililer içinde belki de ilk sırayı alıyorlar. Köylerindeki bazı bölgelere beyazların girmesi, ya da bazı törenleri izlemesi hala yasak.
Pawnee Yerlileri
Pawnee Yerlileri
Pawnee Yerlilerine göre, Dünya, gökyüzünü taşımak için görevlendirilen yıldızları yaratan Tanrı Tirawa tarafından yaratılmıştır. Bazı parlak yıldızlar, Dünyanın verimliliğini sağlamak için yağmurlara,yıldızlara ve bulutlara hükmediyorlardı.
Fakat, parlak olmayan yıldızlar, parlak yıldızların bu önemli pozisyonu kıskanıyordu. Parlak olmayan yıldızlar bir gün, parlak yıldızlara emanet edilen içi rüzgar ile dolu çuvalı buldu. İçini boşalttılar ve Dünyaya ölümcül rüzgarlar gönderdiler. Ölüm, Dünya ile böylece tanışmış oldu.
Pawnee yerlileri ilk kadının yıldızların evlenmesinden sonra olduğuna , ilk erkeğin ise Güneş ve Ay'ın birleşmesinden olduğuna inanırlar ve bu iki insanı kendi ataları olarak benimsemişlerdir.
Bugünde Pawnee, takımyıldızlarını birçok mitolojik hikayelerle ilişkilendirerek yıldız haritalarını çıkarırlar ve böylece ataları her daim hatırlamış olurlar.
Pawnee Yerlilerine göre, Dünya, gökyüzünü taşımak için görevlendirilen yıldızları yaratan Tanrı Tirawa tarafından yaratılmıştır. Bazı parlak yıldızlar, Dünyanın verimliliğini sağlamak için yağmurlara,yıldızlara ve bulutlara hükmediyorlardı.
Fakat, parlak olmayan yıldızlar, parlak yıldızların bu önemli pozisyonu kıskanıyordu. Parlak olmayan yıldızlar bir gün, parlak yıldızlara emanet edilen içi rüzgar ile dolu çuvalı buldu. İçini boşalttılar ve Dünyaya ölümcül rüzgarlar gönderdiler. Ölüm, Dünya ile böylece tanışmış oldu.
Pawnee yerlileri ilk kadının yıldızların evlenmesinden sonra olduğuna , ilk erkeğin ise Güneş ve Ay'ın birleşmesinden olduğuna inanırlar ve bu iki insanı kendi ataları olarak benimsemişlerdir.
Bugünde Pawnee, takımyıldızlarını birçok mitolojik hikayelerle ilişkilendirerek yıldız haritalarını çıkarırlar ve böylece ataları her daim hatırlamış olurlar.
Pow Wow
Pow-wow Ayini
Pow-wow O hayal ediyor .Jimson, peyote, teonanacatı, coca alınımı sonrası ruhlar ve ruhlar alemiyle kurulan bağ.Bu bağı kurmak için yapılan dans ve müzik.Doğum, ölüm, evlilik, hastalık, sağlık, ürün ve şükür için; sihir için müzik.Müzik eşittir dua.Kızılderililerin hayatlarının her anında kullandıkları duadır müzik.
Kızılderililer müziği, bizim anlamlandırmalarımızın ötesinde bir amaç değil kutsal bir araç olarak algılamaktadır. Müziğin en etkin kullanımı ruhlarla ilişkiler de aracılık etmesidir.Bu Pow-wow ayinleriyle yapılır.Pow-wow kurultay ve toplantılarıdır. Pow-wow’da transa geçiren maddelerin alımını takiben ruhların kişiye dua-şarkılar öğrettiğine ve bu dua-şarkıların o kişiye bazı güçler verdiğine inanılır.O kişi için o şarkı özeldir ve onu kimseye öğretmez, onun kutsallığını azaltmak istemez Şamanların güçlerinin de müzikden geldiğine inanılır.O kutsallığı korumak için o dua-şarkıyı yanlışsız söylemesi gerekir. Yakadah’a, Manitu’ya, Yastasinane’ye ,havaya , suya , ateşe, yaratıcı ruha dua-şarkıyla tapınır.
Şarkılar kişilerin ve kabilelerin malıdır.Kabileden kabileye müzik farklılıklar gösterir.Bu farklılıklar Kuzey ve Güneyi düşünürsek daha da büyür.Kuzeyde müzik dış etkenlere karşı sınırsallığını korumuş, Avrupa müziğinden etkisinde kalmamıştır.Şarkılar yüksek ve sert sesle söylenir, sürekli tekrarlar vardır.Şarkılarla dans arasında yüksek bir bağ vardır. Şarkılar genelde dansı yönlendirir.En yoğun kullanılan enstrümanlar vurmalı çalgılardır.Kare davul, su davulu,seramik davul gibi bir çok çeşit vardır.Davulunda kutsal güçleri olduğuna inanılır.Onların da ruhu olduğuna inanılır.Davuldan sonra önemli bir diğer enstrüman çıngıraktır.Nefesli çalgılar Kuzeyde çok az kullanılırken Güneyde kullanımı daha yoğundur.Güney bölgelerde İspanyol etkisiyle yaylı enstrümanların da kullanıldığı görülür.
Kızılderililerin müziğe yükledikleri anlam bağlamında müzik; dans ve yapılan diğer ritüellerle birlikte bir bütün olarak ele alınıp, bir dua bir ayin olarak nitelendirilmelidir
Pow-Wow
Pow-wow yerlilerin biraraya gelip tanıştıkları, dostluklarını yeniledikleri şarkıların söylendiği, dansların edildiği bir törendir. Pow Wow adıyla bilinen bu tören Kızılderili dinsel inançlarının en önemli törenlerinden biridir. Ruhların tören alanına indiğine ve dansçılarla birlikte dans ettiğine inanılır. Ama ruhları herkes göremez, yalnızca bazı insanlar görür. Görenler bu bilginin onlara kartalın nefesiyle ulaştığını söylerler. Bir grup davulun ritmik sesiyle birlikte şarkıcılar şarkılar söylerler ve ruhları çağırırlar. İki ayrı Pow-Wow töreni çeşidi vardır.
Bunlardan bir tanesi Yarışma Pow-Wow’udur. Burada dansçı kendi yaş ve kategorisinde diğer dansçılarla yarışır. Aynı zamanda davul çalanlarda kendi aralarında yarışmaktadır. Kazanan dansçı Şampiyon Dansçı ünvanı alır. Kazanan grupta Şampiyon Davul grubu ünvanını alır.
Yarışmalı Pow-Wow’a hazırlık , törenin yapılacağını önceden ilan etmekle başlar. Tören hazırlıkları arasında ziyafetlere hazırlanmak, konuklara, yaşlılara, dansçı ve şarkıcılara verilecek hediyelerin hazırlanması ve törenin yapılabilmesi için gerekli küçük kulübelerin ve alanın düzenlenmesi vardır. Bu alanlardan birincisi tabanı sedir ağacıyla döşenmiş, tavanı söğütlerle örtülmüş, yan duvarları olmayan bir çardaktır. Şarkıların söylendiği yerdir ve ev sahibi kabileye ya da kişilere aittir. Yüzyıllardır bu gelenek nesilden nesile aktarılmıştır. Diğer kulübe kabilenin yaşça büyük olan erkekleri (Yaşlı bilgeler) için hazırlanır. Onlar için dizayn edilmiştir. Tören süresince yaşlıların rahat edebileceği bir yerdir. Yaşlılara hürmet gösterilerek onların uzun ve sıcak yaz günlerinde törenleri gölge bir yerde izlemesi sağlanır. Tüm hazırlıklar bitince herkes susar ve davullar çalmaya başlar. Davul sesini duyanlar törenin başladığını anlarlar.
Pow-Wow yerlilerin en yaygın ve en görkemli törenidir ve
atalarından kalan zengin mirasın yeniden güçlendirilmesidir. Bazılarına göre Pow-wow’un çıkış kaynağı Güney Ova Yerli kabileleri , bazılarına göre de Poncha’lardır. Pow-Wow şarkıcıları bu ritüelin en önemli öğesidir. Onlarsız Pow-wow yapılamaz. Dans yapılamaz. Dansçılar da törenin önemli bir diğer öğesidir. Pow-Wow şarkılarının çeşitli varyasyonları vardır. Bazıları savaşla, dinsel inançlarla ilgilidir, bazıları ise sosyal içeriklidir. Değişik kabilelerin katılmıyla gerçekleşen bu törende her kabilenin şarkıcıları peşpeşe şarkılarını söylerler. Ayrı dillerden ve çok eski dualardan oluşan bu şarkıların bazıları zamanla değişikliğe uğrayarak içindeki kelimeler kaybolmuş ezgiyle birlikte bir tür haykırma, mırıldanma ve benzeri gibi anlamlı sözcük içermeyen sesleri barındıran şarkı biçimine dönüşmüştür. Şu anda söylenmekte olan birçok Pow-Wow şarkısı anlamı olan kelimelere de sahiptir. Yerliler bunları sonraki nesillerine aktararak dilleriyle beraber varlıklarını devam ettirmektedirler.
Tören törenin yapılmasından haftalar önce komite tarafından kararlaştırılır. Tören yöneticisi ve Alan Yöneticisi ayrı ayrı Komite ile görüşerek görevlerini yerine getirirler. Organizasyonun pürüzsüz sürmesi bu ikilinin çalışmasına bağlıdır.
Pow-Wow Büyük Girişte başlar. Büyük Giriş insanların tören alanına girdiği yerdir. Bu yer yerleşim yeri ile tören arasındaki bir geçiş yeridir. Değişik kabilelerin bayrakları, Kartal asası, Pow bayrağı tören alanına. getirilir. Bayrak taşımak onur vericidir. O nedenle bayrak taşıyanlar özenle bu işte yeterli ustalığa sahip olanlardır. Bayrak taşıyan yaşlıların ardından diğer kabilelerin Şefleri , Prensesler , Yaşlılar, ve pow-wow organizasyonundakiler hiyerarşik bir sırayla yürürler. Erkek dansçılar yürümeye başlar, kadın dansçılar onların ardından yürür. Alana gelirler. Bir şarkı biter yenisi başlar. Bu şarkılar kabile bayraklarını ve bayrak taşıyıcılarını onurlandırmak içindir. Bir duadan sonra birkaç dans yapılır. (Round Dans-yuvarlak bir alan etrafında yapılan dans türü. )Bu danslardan sonra her kabilenin kendi şarkı ve şarkıcılarıyla katılımı başlar. Davul vuruşları eşliğinde danslar ve şarkılar sürer gider.
Pow-Wow kızılderili kabilelerini birleştiren bir işlev taşıdığı için beyazlar tarafından en çok engellenmek istenen törenlerden olmuştur.
Kızılderililer ve Müzik
Kızılderililer ve Müzik
Kızılderililerin kullandıkları diller incelendiğinde batının "sanat" anlayışını ifade eden eş anlamlı bir kelime bulunamaz. Kızılderililer için sanatın amacı, sadece töresel inançlarını devam ettirmek, atalarına ve diğer kabile üyelerine saygı göstererek onların ruhlarını ve kendi ruhlarını tatmin etmektir.
Topraklarına, atalarına ve inançlarına çok bağlı oldukları için bu özelliklerini sanata da yansıtmaktadırlar. Ancak, bu konu farklı bir bakış açısından değerlendirilmelidir.
Eski inançların korunarak yeni nesillere aktarılmasını sağlayan etkinlikler arasında "Pow-wow" adı verilen, genelde bir hafta ya da daha uzun süren toplu kutlamalarda geleneksel kıyafetler eşliğinde şarkı söyleyip dans etmek yer alır.
"Pow-wow" terimini incelediğimizde; 'o hayal ediyor, o rüya görüyor' anlamı ile karşılaşırız. İsminden de anlaşıldığı gibi bu törenler esnasında ruhlarla iletişim ve ruhların diyarına doğru bir yakınlaşma söz konusu olur. Müzik ise bunu başarmada en önemli etkendir.
Kuzey Amerika'da Kızılderili müziği genel anlamda fonksiyoneldir, halen günlük yaşamın vazgeçilmez bir parçasıdır ve genelde dini amaçlı kullanılır. Müziğin sihir gücü, onun estetik yapısından daha önemlidir.
Genelde beyazların müziğe bakış açısı estetik düzeyde kaldığı için, Amerikan yerli halkı müziği, yıllarca, tıpkı Kızılderililer gibi, beyaz ırk tarafınca hor görülmüş, az ve yanlış tanındığı için küçümsenmiş ve "barbar" insanların garip ve anlaşılması güç ürünleri olarak lanse edilmiştir. Bu tavırlardan dolayı pek çok insan, onların dünyaya bakış açılarını anlayamamış, müziğin dindeki önemini ve günlük yaşamdaki yerini kavramakta zorlanmıştır.
Yerliler müziği sosyal danslara eşlik etmede, oyunlarda, törenlerde kısacası hayatın her evresinde kullanmaktadır. Doğum, evlilik, ölüm ve gömme törenlerinde müzik daima vardır.
Müzik, doğaüstü gücü kişileştirmede kullanılan bir çeşit semboldür. "Healing Songs" adı verilen "İyileştirme Şarkıları" hastalıkları iyileştirmek, ölümü uzak tutmak, kişisel sağlığı korumak ve tüm kabilenin uyumlu birlikteliğini sürdürmek için söylenir.
Ya da bol ürün elde etmek, doğaya şükretmek ve çeşitli zorlukları yenebilmek için şarkılar söylerler. Papago Woman adlı kitapta Maria Chona'nın şu sözleri yer alır: "Her şeyi iyileştirmek ve her zorluğun üstesinden gelmek için kullandığımız yöntem şarkı söylemektir."
Böylesine amaçlar bizlerin batı terminolojisinde "müzik" olarak adlandırdığımız kavramın çok ötesinde yer almaktadır.
Ruhların insanlara şarkılar öğreterek zorluklara karşı direnç ve dayanma gücü verdikleri düşünülür. Dolayısıyla, şarkıların çoğu dualardan oluşur ve dinsel duyguların derinliğini taşır.
Bazı şarkıların anlamı ise çok kutsaldır. Saatlerce süren dinsel dualarda hiç yanlış yapmadan ve tek bir hece bile atlamadan şarkı söylemek gerekir. Yoksa dinsel tören başarısızlıkla sonuçlanabilir.
Kızılderili için müzik sanat değildir, fakat hayatı ifade etmektir. Bir yerli, kendi kabiliyetini göstermek için şarkı söyleyip dans etmez. Dinleyenleri ve seyredenleri eğlendirmek gibi bir amacı da yoktur. Müziği ve dansı, onun inançlarını ve umutlarını temsil etmektedir. Şarkıların esas amacı, trans haline geçip, ruhların garip diyarına biraz olsun yaklaşabilmektir.
Amerikan yerlileri kendi iç benliklerinden çıkan şarkılara inanırlar ve bunlara itaat ederler. Genellikle halüsinasyon görürken özel bir sebeple şarkılar yaratılır. Rüya şarkıları veya halüsinasyon şarkıları "jimson" otu ve "peyote" kaktüs sularının kullanılmasıyla yaratılır.
"Teonanacatl" adını taşıyan bir mantar türü ve "ololiuqui" olarak anılan tohumların kullanımı da yaygındır. "Coca" yaprakları da çiğnenmektedir. Bu bitkiler ve etkileri sayesinde yaratılan şarkılar kişisel hazine gibi algılanır. Şarkıların başkaları tarafından öğrenilmesi istenmez; böyle bir olayın şarkının gücünü azaltacağı düşünülür.
Ancak şarkının sahibi ölürken, kabile üyelerinin önünde şarkısını söyleyebilir ve özel bir bağ olarak kalması için şarkısını diğerlerine miras bırakabilir.
Kuzeyde şarkıların söz olarak pek anlamı yoktur ama güneybatıda şiirsel güzellik taşır, doğayı ve onun sonsuz güzelliğini anlatır. Şarkılar kişisel veya kabileye ait olabilir. Şarkılar başkalarına aktarıldığında ise inanca bağlı olarak satılmalı veya alınmalıdır. Satın alınan şarkılar avcının iyi avlanmasını sağlar ve onu yüreklendirmede büyük rol oynar.
Kuzey Amerika yerlilerin müziği vokal ağırlıklıdır. Uzun notalarda Asya'ya özgü duraksamalara rastlanır. En çok rastladığımız ses stili "sert ve titrek" olanıdır. Bu stil, şarkıya renk katmak için kullanılmaktadır. Şarkı söyleme tekniği değişkendir.
Yaşanılan bölgeye ve kabileye göre farklılık gösterebilir. Yerliler yüksek sesle şarkı söylemeyi severler. Genellikle beyazlar bu seslerin kulak tırmaladığını ve rahatsız edici olduğunu düşünür. Bazı şarkılar sadece seslerden meydana gelmiştir ve kelime olarak hiçbir anlam taşımazlar. Bazı şarkılar oldukça kısadır ve birçok kere tekrar edilir. Sözler veya heceler, yüksek sesle ve "ciğerden atılırcasına" kuvvetli bir şekilde tekrarlanır.
Tam şarkının sona erdiğini düşündüğünüzde, örneğin Kiowa Yuvarlak Dans şarkıları veya Taos Pueblo Dans şarkılarında olduğu gibi, aynı sertlikle şarkının devamı gelir ve dinleyicileri şaşırtabilir. Araştırmalara göre Sioux Kızılderilileri, en yüksek sesle şarkı söyleyenlerdir. Navaho'lar da onlara benzer.
Apache ve Pueblo'lar ise normal sayılabilecek tonda fakat Avrupa stilinden çok farklı biçimde şarkı söylerler. Pueblo Kızılderililerinin müzikleri diğer kabilelerle kıyaslandığında fazlaca çeşitlilik göstermektedir. Coğrafi farklılık şarkılara dolaylı olarak yansımaktadır.
Genelde, profesyonel anlamda müzik uzmanları yoktur. Ancak şamanlar müziğe olan katkıları ve yatkınlıkları ile bilinmektedirler. Yerli halka göre, bu kişilerin doğaüstü güçleri müzik ile özdeştir. Şamanların hayatın gizemini çözmede ve hastalıkları iyileştirmede yardımcı oldukları düşünülür.
Ayrıca "kurtlar" olarak çağırılan erkek savaşçıların savaş şarkıları büyük önem taşır. Savaşçılar ve onların sevgililerinin birbirleri için söyledikleri bu şarkılar cesareti ön plana çıkarmak için kullanılır.
Kadınlar şarkılarını erkekleri için söylerler, onları yüreklendirmek ve destek vermek için mizah yüklü şarkılar yaratırlar. Ayrıca dünyanın her yerinde olduğu gibi anneler bebeklerine ninni söylerler. Şarkıya katılmaları istendiğinde erkeklerden bir oktav daha yüksek sesle söylerler.
Müzik enstrümanları incelendiğinde, Kızılderililerin genellikle vurmalı çalgılar kullandıklarını görmekteyiz. Davullar ve çıngıraklar, deniz kabukları, kuş gagaları, geyik tırnakları ve hayvan boynuzları birer müzik aleti olarak kullanılmaktadır.
Flütler ve düdükler ayrıca bazı yaylı enstrümanlar kullanılır. Fakat, Avrupalılarla tanışmadan önce yaylı enstrümanlar Kuzey Amerika'da bilinmiyordu. Birçok kabile deri ile kaplı su davullarını ve çıngırak çeşitlerini kullanmaktaydı.
Amerikan yerlileri için davul hayati önem taşımaktadır. Davulun hayattaki bütün güçleri temsil ettiği düşünülür. Davulların ritmi, toprak ananın nabzının ve Kızılderili yüreklerinin simgesidir. Onların mistik güç taşıdığına inanılır ve kutsal oldukları kabul edilir.
Davula insan muamelesi yapılır, onun ruhu olduğuna inanılır ve ruhunu tatmin etmek için davulun onuruna yiyecek ve içecek bırakılır. Yerliler davulun tonunu ayarlamak için tahtadan yapılmış su davulunun üzerine küçük bir delik açarlar, böylelikle ton ayarı için buradan su eklenebilir veya çekilebilir.
Suyun çok az miktarı tınlama ve çınlama görevi yapar, fazlası ise tonu bozabilir. Davulların üst kısmı kurudukça ton yükselir. En çok kullanılan davul türü ise el davuludur ve isteyen kişi bu tip davula sahip olabilir. Büyük davullara nazaran bunlara sahip olmak için sıkı kurallar yoktur.
"Rattles" adını taşıyan çıngıraklarda en az davul kadar değerlidir. Sihirbaz hekim tarafından kötü ruhları kovmak için kullanılmaktadır. Bazı çıngıraklar bir at kadar değerlidir ve bir at fiyatına satılırlar.
Çıngırakların içine kum ya da mısır tanecikleri, minik taşlar ya da tohumlar konur. Bacak çıngırakları genellikle "stomp" danslarında kadın dansçılar tarafından giyilerek kullanılır. Diz etrafına takılan küçük kaplumbağa kabuklarından yapılmış bu çıngıraklar, dansçının hareketleriyle ses çıkartır.
"Bull Roarers" boğa kükremelerine benzetilen, bir kordona iliştirilmiş, kenarları tırtıklı, ince ve düz tahta parçalarıdır. Başın üzerinde döndürülerek rüzgarda çalınan bir enstrümandır.
Hopi Kızılderilileri, "bull roarer" sesini gök gürültüsüne benzettikleri için yağmur duasında kullanırlardı. Ayrıca mistik amaçlı törenlerde ruhların çıkardığı ses olarak da bilinirdi. Günümüzde halen az yağmur yağan bölgelerde kullanılır. Üzerinde şimşek resimleri görülür. Bazı kabilelerde ise artık çocuk oyuncağı olarak karşımıza çıkabilir.
Tüm yerli törenlerinde flütlerin ve düdüklerin sesi duyulur. Özellikle Dakota bölgesinde yaşayanlar mükemmel flüt çalmaları ile tanınırlar. En ilginç düdük sesi ise "si yotanka" olarak adlandırılan ve Çim dansında kullanılan düdüktür. Bunun sesi tıpkı bir boğa gibidir.
Atwater, Kızılderili flütlerinin dünyada en melankolik müziği ürettiği savunur. R. Carlos Nakai adlı flüt üstadı, bu tanıma verilebilecek en güzel örneklerdendir. Flüt çalan her yerli, kendi elinin boyutuna göre kendi flütünü yapar. Dolayısıyla aynı sesi çıkaran, tıpatıp birbirine benzeyen iki tane flüt bulmak mümkün değildir.
Flütlerin üzerindeki parmak deliklerinin sayısı 5-7 arasında değişmesine rağmen, tamamen kişisel seçime bağlıdır. Ayrıca müzelerde sergilenen eski flüt örneklerine baktığımızda taştan yapılma oyma flütlere ya da insan kolundan yapılmış flüt çeşitlerine rastlayabiliriz. Tüm bu müzik aletleri tıpkı Kızılderililer gibi kendine has bir kültürün yansımasıdır.
Kızılderililer, özellikle 60'lı yıllardan itibaren kendi geleneksel müzik ve danslarına sahip çıkmaktadır. Kişiliklerini bulmak ve hayatta kalabilmek için geçmişe sarılmayı tercih etmektedirler. Yerli inancına göre "geçmişi kaybetmek kendini kaybetmektir."
Dolayısıyla çağdaş yerliler bunun bilincinde olup geçmiş kuşaklardan aldıkları bu değerli mirası yeni kuşaklara aktarmaktadırlar.
Böylelikle Amerikan tarihi boyunca yadırganmış, anlaşılamamış ya da hor görülmüş bu insanlar, doğru kaynaklar aracılığıyla kültürlerini ve inançlarını insanlara tanıtmış olacaktır. Müzik bu aşamada büyük rol oynayacak ve Kızılderililer için bir hayatta kalma metodu haline gelecektir.
Ece Perçinler - Nisan 2001
Kızılderililerin kullandıkları diller incelendiğinde batının "sanat" anlayışını ifade eden eş anlamlı bir kelime bulunamaz. Kızılderililer için sanatın amacı, sadece töresel inançlarını devam ettirmek, atalarına ve diğer kabile üyelerine saygı göstererek onların ruhlarını ve kendi ruhlarını tatmin etmektir.
Topraklarına, atalarına ve inançlarına çok bağlı oldukları için bu özelliklerini sanata da yansıtmaktadırlar. Ancak, bu konu farklı bir bakış açısından değerlendirilmelidir.
Eski inançların korunarak yeni nesillere aktarılmasını sağlayan etkinlikler arasında "Pow-wow" adı verilen, genelde bir hafta ya da daha uzun süren toplu kutlamalarda geleneksel kıyafetler eşliğinde şarkı söyleyip dans etmek yer alır.
"Pow-wow" terimini incelediğimizde; 'o hayal ediyor, o rüya görüyor' anlamı ile karşılaşırız. İsminden de anlaşıldığı gibi bu törenler esnasında ruhlarla iletişim ve ruhların diyarına doğru bir yakınlaşma söz konusu olur. Müzik ise bunu başarmada en önemli etkendir.
Kuzey Amerika'da Kızılderili müziği genel anlamda fonksiyoneldir, halen günlük yaşamın vazgeçilmez bir parçasıdır ve genelde dini amaçlı kullanılır. Müziğin sihir gücü, onun estetik yapısından daha önemlidir.
Genelde beyazların müziğe bakış açısı estetik düzeyde kaldığı için, Amerikan yerli halkı müziği, yıllarca, tıpkı Kızılderililer gibi, beyaz ırk tarafınca hor görülmüş, az ve yanlış tanındığı için küçümsenmiş ve "barbar" insanların garip ve anlaşılması güç ürünleri olarak lanse edilmiştir. Bu tavırlardan dolayı pek çok insan, onların dünyaya bakış açılarını anlayamamış, müziğin dindeki önemini ve günlük yaşamdaki yerini kavramakta zorlanmıştır.
Yerliler müziği sosyal danslara eşlik etmede, oyunlarda, törenlerde kısacası hayatın her evresinde kullanmaktadır. Doğum, evlilik, ölüm ve gömme törenlerinde müzik daima vardır.
Müzik, doğaüstü gücü kişileştirmede kullanılan bir çeşit semboldür. "Healing Songs" adı verilen "İyileştirme Şarkıları" hastalıkları iyileştirmek, ölümü uzak tutmak, kişisel sağlığı korumak ve tüm kabilenin uyumlu birlikteliğini sürdürmek için söylenir.
Ya da bol ürün elde etmek, doğaya şükretmek ve çeşitli zorlukları yenebilmek için şarkılar söylerler. Papago Woman adlı kitapta Maria Chona'nın şu sözleri yer alır: "Her şeyi iyileştirmek ve her zorluğun üstesinden gelmek için kullandığımız yöntem şarkı söylemektir."
Böylesine amaçlar bizlerin batı terminolojisinde "müzik" olarak adlandırdığımız kavramın çok ötesinde yer almaktadır.
Ruhların insanlara şarkılar öğreterek zorluklara karşı direnç ve dayanma gücü verdikleri düşünülür. Dolayısıyla, şarkıların çoğu dualardan oluşur ve dinsel duyguların derinliğini taşır.
Bazı şarkıların anlamı ise çok kutsaldır. Saatlerce süren dinsel dualarda hiç yanlış yapmadan ve tek bir hece bile atlamadan şarkı söylemek gerekir. Yoksa dinsel tören başarısızlıkla sonuçlanabilir.
Kızılderili için müzik sanat değildir, fakat hayatı ifade etmektir. Bir yerli, kendi kabiliyetini göstermek için şarkı söyleyip dans etmez. Dinleyenleri ve seyredenleri eğlendirmek gibi bir amacı da yoktur. Müziği ve dansı, onun inançlarını ve umutlarını temsil etmektedir. Şarkıların esas amacı, trans haline geçip, ruhların garip diyarına biraz olsun yaklaşabilmektir.
Amerikan yerlileri kendi iç benliklerinden çıkan şarkılara inanırlar ve bunlara itaat ederler. Genellikle halüsinasyon görürken özel bir sebeple şarkılar yaratılır. Rüya şarkıları veya halüsinasyon şarkıları "jimson" otu ve "peyote" kaktüs sularının kullanılmasıyla yaratılır.
"Teonanacatl" adını taşıyan bir mantar türü ve "ololiuqui" olarak anılan tohumların kullanımı da yaygındır. "Coca" yaprakları da çiğnenmektedir. Bu bitkiler ve etkileri sayesinde yaratılan şarkılar kişisel hazine gibi algılanır. Şarkıların başkaları tarafından öğrenilmesi istenmez; böyle bir olayın şarkının gücünü azaltacağı düşünülür.
Ancak şarkının sahibi ölürken, kabile üyelerinin önünde şarkısını söyleyebilir ve özel bir bağ olarak kalması için şarkısını diğerlerine miras bırakabilir.
Kuzeyde şarkıların söz olarak pek anlamı yoktur ama güneybatıda şiirsel güzellik taşır, doğayı ve onun sonsuz güzelliğini anlatır. Şarkılar kişisel veya kabileye ait olabilir. Şarkılar başkalarına aktarıldığında ise inanca bağlı olarak satılmalı veya alınmalıdır. Satın alınan şarkılar avcının iyi avlanmasını sağlar ve onu yüreklendirmede büyük rol oynar.
Kuzey Amerika yerlilerin müziği vokal ağırlıklıdır. Uzun notalarda Asya'ya özgü duraksamalara rastlanır. En çok rastladığımız ses stili "sert ve titrek" olanıdır. Bu stil, şarkıya renk katmak için kullanılmaktadır. Şarkı söyleme tekniği değişkendir.
Yaşanılan bölgeye ve kabileye göre farklılık gösterebilir. Yerliler yüksek sesle şarkı söylemeyi severler. Genellikle beyazlar bu seslerin kulak tırmaladığını ve rahatsız edici olduğunu düşünür. Bazı şarkılar sadece seslerden meydana gelmiştir ve kelime olarak hiçbir anlam taşımazlar. Bazı şarkılar oldukça kısadır ve birçok kere tekrar edilir. Sözler veya heceler, yüksek sesle ve "ciğerden atılırcasına" kuvvetli bir şekilde tekrarlanır.
Tam şarkının sona erdiğini düşündüğünüzde, örneğin Kiowa Yuvarlak Dans şarkıları veya Taos Pueblo Dans şarkılarında olduğu gibi, aynı sertlikle şarkının devamı gelir ve dinleyicileri şaşırtabilir. Araştırmalara göre Sioux Kızılderilileri, en yüksek sesle şarkı söyleyenlerdir. Navaho'lar da onlara benzer.
Apache ve Pueblo'lar ise normal sayılabilecek tonda fakat Avrupa stilinden çok farklı biçimde şarkı söylerler. Pueblo Kızılderililerinin müzikleri diğer kabilelerle kıyaslandığında fazlaca çeşitlilik göstermektedir. Coğrafi farklılık şarkılara dolaylı olarak yansımaktadır.
Genelde, profesyonel anlamda müzik uzmanları yoktur. Ancak şamanlar müziğe olan katkıları ve yatkınlıkları ile bilinmektedirler. Yerli halka göre, bu kişilerin doğaüstü güçleri müzik ile özdeştir. Şamanların hayatın gizemini çözmede ve hastalıkları iyileştirmede yardımcı oldukları düşünülür.
Ayrıca "kurtlar" olarak çağırılan erkek savaşçıların savaş şarkıları büyük önem taşır. Savaşçılar ve onların sevgililerinin birbirleri için söyledikleri bu şarkılar cesareti ön plana çıkarmak için kullanılır.
Kadınlar şarkılarını erkekleri için söylerler, onları yüreklendirmek ve destek vermek için mizah yüklü şarkılar yaratırlar. Ayrıca dünyanın her yerinde olduğu gibi anneler bebeklerine ninni söylerler. Şarkıya katılmaları istendiğinde erkeklerden bir oktav daha yüksek sesle söylerler.
Müzik enstrümanları incelendiğinde, Kızılderililerin genellikle vurmalı çalgılar kullandıklarını görmekteyiz. Davullar ve çıngıraklar, deniz kabukları, kuş gagaları, geyik tırnakları ve hayvan boynuzları birer müzik aleti olarak kullanılmaktadır.
Flütler ve düdükler ayrıca bazı yaylı enstrümanlar kullanılır. Fakat, Avrupalılarla tanışmadan önce yaylı enstrümanlar Kuzey Amerika'da bilinmiyordu. Birçok kabile deri ile kaplı su davullarını ve çıngırak çeşitlerini kullanmaktaydı.
Amerikan yerlileri için davul hayati önem taşımaktadır. Davulun hayattaki bütün güçleri temsil ettiği düşünülür. Davulların ritmi, toprak ananın nabzının ve Kızılderili yüreklerinin simgesidir. Onların mistik güç taşıdığına inanılır ve kutsal oldukları kabul edilir.
Davula insan muamelesi yapılır, onun ruhu olduğuna inanılır ve ruhunu tatmin etmek için davulun onuruna yiyecek ve içecek bırakılır. Yerliler davulun tonunu ayarlamak için tahtadan yapılmış su davulunun üzerine küçük bir delik açarlar, böylelikle ton ayarı için buradan su eklenebilir veya çekilebilir.
Suyun çok az miktarı tınlama ve çınlama görevi yapar, fazlası ise tonu bozabilir. Davulların üst kısmı kurudukça ton yükselir. En çok kullanılan davul türü ise el davuludur ve isteyen kişi bu tip davula sahip olabilir. Büyük davullara nazaran bunlara sahip olmak için sıkı kurallar yoktur.
"Rattles" adını taşıyan çıngıraklarda en az davul kadar değerlidir. Sihirbaz hekim tarafından kötü ruhları kovmak için kullanılmaktadır. Bazı çıngıraklar bir at kadar değerlidir ve bir at fiyatına satılırlar.
Çıngırakların içine kum ya da mısır tanecikleri, minik taşlar ya da tohumlar konur. Bacak çıngırakları genellikle "stomp" danslarında kadın dansçılar tarafından giyilerek kullanılır. Diz etrafına takılan küçük kaplumbağa kabuklarından yapılmış bu çıngıraklar, dansçının hareketleriyle ses çıkartır.
"Bull Roarers" boğa kükremelerine benzetilen, bir kordona iliştirilmiş, kenarları tırtıklı, ince ve düz tahta parçalarıdır. Başın üzerinde döndürülerek rüzgarda çalınan bir enstrümandır.
Hopi Kızılderilileri, "bull roarer" sesini gök gürültüsüne benzettikleri için yağmur duasında kullanırlardı. Ayrıca mistik amaçlı törenlerde ruhların çıkardığı ses olarak da bilinirdi. Günümüzde halen az yağmur yağan bölgelerde kullanılır. Üzerinde şimşek resimleri görülür. Bazı kabilelerde ise artık çocuk oyuncağı olarak karşımıza çıkabilir.
Tüm yerli törenlerinde flütlerin ve düdüklerin sesi duyulur. Özellikle Dakota bölgesinde yaşayanlar mükemmel flüt çalmaları ile tanınırlar. En ilginç düdük sesi ise "si yotanka" olarak adlandırılan ve Çim dansında kullanılan düdüktür. Bunun sesi tıpkı bir boğa gibidir.
Atwater, Kızılderili flütlerinin dünyada en melankolik müziği ürettiği savunur. R. Carlos Nakai adlı flüt üstadı, bu tanıma verilebilecek en güzel örneklerdendir. Flüt çalan her yerli, kendi elinin boyutuna göre kendi flütünü yapar. Dolayısıyla aynı sesi çıkaran, tıpatıp birbirine benzeyen iki tane flüt bulmak mümkün değildir.
Flütlerin üzerindeki parmak deliklerinin sayısı 5-7 arasında değişmesine rağmen, tamamen kişisel seçime bağlıdır. Ayrıca müzelerde sergilenen eski flüt örneklerine baktığımızda taştan yapılma oyma flütlere ya da insan kolundan yapılmış flüt çeşitlerine rastlayabiliriz. Tüm bu müzik aletleri tıpkı Kızılderililer gibi kendine has bir kültürün yansımasıdır.
Kızılderililer, özellikle 60'lı yıllardan itibaren kendi geleneksel müzik ve danslarına sahip çıkmaktadır. Kişiliklerini bulmak ve hayatta kalabilmek için geçmişe sarılmayı tercih etmektedirler. Yerli inancına göre "geçmişi kaybetmek kendini kaybetmektir."
Dolayısıyla çağdaş yerliler bunun bilincinde olup geçmiş kuşaklardan aldıkları bu değerli mirası yeni kuşaklara aktarmaktadırlar.
Böylelikle Amerikan tarihi boyunca yadırganmış, anlaşılamamış ya da hor görülmüş bu insanlar, doğru kaynaklar aracılığıyla kültürlerini ve inançlarını insanlara tanıtmış olacaktır. Müzik bu aşamada büyük rol oynayacak ve Kızılderililer için bir hayatta kalma metodu haline gelecektir.
Ece Perçinler - Nisan 2001
Totem Sanatı
Totem Sanatı
Totemler, etkileyicilikleri ve cazibeleri ile, yerli kişiliğini ve ustalığını gösterirler. Süsleme sanatı, yerli sanatının eşsiz bir örneğidir. Kuzey Amerika’nın kuzeybatı kıyısındaki British Columbia ve Alaska’daki totem direkleri dünyaca ünlüdür. Avrupa, Kanada ve Amerika’daki müzeler, çoğunluğu Queen Charlotte Adası’ndan olmak üzere birçok totem direğini değerli olarak kabul eder.
Totemler ayrıca Kuzeybatı Kıyısı’ndaki şehirlerin parklarını da süslerler. Bununla birlikte, bu canlı kreasyonlar, ancak deniz kenarındaki gerçek evlerinde, uzun sedir ve köknar ağaçlarının ortasında, yüce dağların gölgesinde gerçek anlamlarını ifade ederler. Cesur profilleri, mavimsi sisli gökyüzünün altında, çevrelerindeki bereketli koyu yeşil bitkilere aykırı, sade bir şekilde dikili durur.
Ne yazık ki, çok az totem özgün muhitlerinde bulunurlar. Birçoğu yaşlı olduğu için düşmüştür, çürümüş ya da sadece ortadan yok olmuştur. Bazıları satılmış, diğerlerinin ise, sahiplerinin bilgisi ve rızası dışında, yerleri değiştirilmiştir.
Histerik Hıristiyan uyanışı sırasında, büyük bir çoğunluğu Kızılderililerin kendileri tarafından yok edilmişlerdir. Örneğin, Alaska sınırına yakın Gitlarhdamsk ve Port Simpson’da duran, iki Tsimshian kabilesinin direkleri 1917 ve 1918 kışında yok edilmiştir.
Totem direklerindeki tipik desenler genellikle sanıldığı gibi putperest tanrı ya da şeytan tasvirleri değil, atalarına benzeyen sembollerdir. Direkler, çoğunlukla efsaneleri veya kabilenin geleneklerini anlatır. Gerçekte bu direklere tapınılmamakta, kutsal olmaları sadece oyulmuş şekillerin tarihi öneminden kaynaklanmaktadır.
Direk sahipleri, yetkilendirilmiş hak ve ayrıcalık iddialarını halka açık etmek ve kabul ettirmek için bir totem direğinde atalarını sergilerlerdi. Simgeler veya totemler aileden aileye değişirdi; özel mallardı ve kıskançlıkla korunurlardı.
Bu simgeler efsaneleri, olayları ve çevrede yaşayan hayvanları betimlerdi: Kartal, kuzgun, kurbağa, finback balina, bozayı, kurt, efsanevi thunderbird ve birçok başka hayvan direklerde sık sık yer alırlardı. Daha az kullanılan diğerleri, daha yeni zamanlara ait geleneklerde görünenlerdi: Baykuş, som balığı, ağaçkakan, kunduz, denizyıldızı, köpekbalığı, halibut, boğa başı, split person, dağ keçisi, puma, ay, yıldızlar ve gökkuşağı.
Özellikle Tsimshian ve Tlingit totemleri, çoğu Haida direkleri gibi, kabiledeki değişik aileler tarafından ölüleri için anıt olarak dikilirdi, bizim mezar taşlarımız gibi. Gerçekte yerli büyükleri şeklinde taş ya da mermere oyulmuş figürler, Port Simpson ve Vancouver’daki birkaç mezarlıkta mezar taşı olarak kullanılmıştır.
Bir şefin ölümünden hemen sonra, olası mirasçıları, en büyük erkek yeğenini onun yerine atarlardı. Yeni şefin göreve başlaması, özenle hazırlanmış bir festival ya da potlatch’e davet edilmiş kalabalık bir misafir grubunun arasında ilan edilirdi.
Amcanın ismi yeğenine geçerdi ve bir totem direğinin dikilmesi, bu olayı süslerdi. Akrabaların bütün kaynakları, saygınlık ve etkinlikleri bu cömertliğin gösterilmesine dayandığı için ziyafetin mümkün olduğunca görkemli olması amacıyla bir araya getirilirdi.
Her atanın efsanevi kökü, okunan geleneksel hikayelerde açıklanırdı. Bu hikayeler, ataların maceralarını anlatırdı; keşfedilmemiş bölgelerdeki ruh ve canavarlar tarafından nasıl rahatsız edildiklerini ve nasıl kurtarıldıklarını, yardımsever ruhların rüyalarda (hayallerde) nasıl göründüğünü ve aile bireylerini büyü ile nasıl koruduklarını; ve eski savaşçıların düşmanlarını nasıl yendiklerini anlatırlardı.
Bu hikayelerin oyulmuş resimleri belirli bir amaca hizmet ediyordu. Ölüleri anma ve mülkiyeti sağlama dışında, miraslarının o bölümünü canlı tutarak, geçmiş zamanların efsanelerini gençlere tanıtıyordu.
Totemler ayrıca Kuzeybatı Kıyısı’ndaki şehirlerin parklarını da süslerler. Bununla birlikte, bu canlı kreasyonlar, ancak deniz kenarındaki gerçek evlerinde, uzun sedir ve köknar ağaçlarının ortasında, yüce dağların gölgesinde gerçek anlamlarını ifade ederler. Cesur profilleri, mavimsi sisli gökyüzünün altında, çevrelerindeki bereketli koyu yeşil bitkilere aykırı, sade bir şekilde dikili durur.
Ne yazık ki, çok az totem özgün muhitlerinde bulunurlar. Birçoğu yaşlı olduğu için düşmüştür, çürümüş ya da sadece ortadan yok olmuştur. Bazıları satılmış, diğerlerinin ise, sahiplerinin bilgisi ve rızası dışında, yerleri değiştirilmiştir.
Histerik Hıristiyan uyanışı sırasında, büyük bir çoğunluğu Kızılderililerin kendileri tarafından yok edilmişlerdir. Örneğin, Alaska sınırına yakın Gitlarhdamsk ve Port Simpson’da duran, iki Tsimshian kabilesinin direkleri 1917 ve 1918 kışında yok edilmiştir.
Totem direklerindeki tipik desenler genellikle sanıldığı gibi putperest tanrı ya da şeytan tasvirleri değil, atalarına benzeyen sembollerdir. Direkler, çoğunlukla efsaneleri veya kabilenin geleneklerini anlatır. Gerçekte bu direklere tapınılmamakta, kutsal olmaları sadece oyulmuş şekillerin tarihi öneminden kaynaklanmaktadır.
Direk sahipleri, yetkilendirilmiş hak ve ayrıcalık iddialarını halka açık etmek ve kabul ettirmek için bir totem direğinde atalarını sergilerlerdi. Simgeler veya totemler aileden aileye değişirdi; özel mallardı ve kıskançlıkla korunurlardı.
Bu simgeler efsaneleri, olayları ve çevrede yaşayan hayvanları betimlerdi: Kartal, kuzgun, kurbağa, finback balina, bozayı, kurt, efsanevi thunderbird ve birçok başka hayvan direklerde sık sık yer alırlardı. Daha az kullanılan diğerleri, daha yeni zamanlara ait geleneklerde görünenlerdi: Baykuş, som balığı, ağaçkakan, kunduz, denizyıldızı, köpekbalığı, halibut, boğa başı, split person, dağ keçisi, puma, ay, yıldızlar ve gökkuşağı.
Özellikle Tsimshian ve Tlingit totemleri, çoğu Haida direkleri gibi, kabiledeki değişik aileler tarafından ölüleri için anıt olarak dikilirdi, bizim mezar taşlarımız gibi. Gerçekte yerli büyükleri şeklinde taş ya da mermere oyulmuş figürler, Port Simpson ve Vancouver’daki birkaç mezarlıkta mezar taşı olarak kullanılmıştır.
Bir şefin ölümünden hemen sonra, olası mirasçıları, en büyük erkek yeğenini onun yerine atarlardı. Yeni şefin göreve başlaması, özenle hazırlanmış bir festival ya da potlatch’e davet edilmiş kalabalık bir misafir grubunun arasında ilan edilirdi.
Amcanın ismi yeğenine geçerdi ve bir totem direğinin dikilmesi, bu olayı süslerdi. Akrabaların bütün kaynakları, saygınlık ve etkinlikleri bu cömertliğin gösterilmesine dayandığı için ziyafetin mümkün olduğunca görkemli olması amacıyla bir araya getirilirdi.
Her atanın efsanevi kökü, okunan geleneksel hikayelerde açıklanırdı. Bu hikayeler, ataların maceralarını anlatırdı; keşfedilmemiş bölgelerdeki ruh ve canavarlar tarafından nasıl rahatsız edildiklerini ve nasıl kurtarıldıklarını, yardımsever ruhların rüyalarda (hayallerde) nasıl göründüğünü ve aile bireylerini büyü ile nasıl koruduklarını; ve eski savaşçıların düşmanlarını nasıl yendiklerini anlatırlardı.
Bu hikayelerin oyulmuş resimleri belirli bir amaca hizmet ediyordu. Ölüleri anma ve mülkiyeti sağlama dışında, miraslarının o bölümünü canlı tutarak, geçmiş zamanların efsanelerini gençlere tanıtıyordu.
TOTEM SANATININ BAŞLANGICI
Ölüyü şereflendiren morg sütunlarının oyulması ve dikilmesi geleneğinin kökenini tek bir yere bağlamak oldukça zordur. Cook tarafından tanımlanan Nootka ’ların basit direkleri bile, yabancı etkenlerce etkilenmemiş yerli sanatını temsil etmez.
O zamanlarda demir ve bakır aletler, uzman ustalar tarafından her yerde kullanılırdı. Kuzeybatı Kıyısı, Cook’un o bölgeye gelmesinden onlarca yıl önce Rus kaşifler tarafından keşfedilmişti ve İspanyollar da bölgede ziyaretlerinin izlerini bırakmışlardı.
Bunun gibi, İngiliz ve Fransızların da etkileri, ara kabilelerle yapılan temaslar, ve dağdaki boğazların batısında gezinen ormancılar (Coureurs de Bois) aracılığıyla Kuzeybatı Kıyısı’nda hissedilmiştir . Araştırmalara göre, Kuzeybatı Kıyısı’ndaki yerlilerin, iki yüz yılı aşkın bir zamandır yabancı etkenlere açık olduğu kesinleşmiştir.
Totem direklerinin veya morg sütunlarının ilk nerede ve tam olarak ne zaman kullanıldığı, iki önemli ancak aynı zamanda cevaplanması zor sorulardır. Mevcut bilgiler, olasılıkların arasından Gitksan veya Tsimshian’ı tamamiyle eler. Benzer şekilde, en güneydeki kabilelerin de totemleri ilk olarak kullandıkları düşünülemez. Bella Bella’lar, oymacılıktan ziyade boyamayla uğraşmışlardır.
Kwakiutl ve Nootka`nın plastik sanatlardaki ustalığı, daha kuzeydeki kabilelerinkine nazaran daha kaba saba kalmıştır. Ata figürlerinin örnekleri nadiren kullanılmıştır, çünkü bunlar, Skeena’nın güneyindeki kabileler arasında oldukça az önem taşımışlardır. Kwakiutl ve Nootka’daki totem direkleri son zamanlara aittir, çok azı 1880’den önce dikilmiştir. Kwakiutl direklerinin en bilinen ve Albert Körfezinde bulunanlar, 1890’dan sonra oyulmuş ve dikilmiştir.
İlk bakışta, Güney Alaska’daki Tlingit’lerin ölüleri için anıtlar dikme geleneğini başlattığı söylenebilir. Bunlar Rus tüccarlara yakınlıkları nedeni ile demir aletlere ilk sahip olanlardır.
En usta oymacı ve dokumacılardan olmalarına rağmen, totem direklerini ilk başlatan onlar da değildiler. Köylerine gelen ilk kaşifler, büyük oymalardan veya daha güneydeki Haida’larda gözlenenlere benzer ev veya mezar kazıklarından hiç bahsetmemişlerdir.
Bu kaşiflerden, keskin ve deneyimli bir gözlemci olan ve uzun yıllar boyunca Alaska Kıyısı’nda kalan Teğmen G.T. Emmons, Tlingit halkının kuzeydeki yarısının çok yakın zamanlara kadar hiç totem direği dikmediğini belirtir.
Haida’lar da direk oymacılığını ilk başlatanlar değildiler. Bildiğimiz kadarıyla, Haida direkleri gerçekte ev direkleridir. Haida’lar arasında oyma işlerinin büyük bir kısmını oluşturan ev direkleri, Tsimshian’larda daha az yaygın olmuştur.
Haida köyleri, 18. yüzyılın sonu 19. yüzyılın başında sıkça incelendiği halde büyük direklere ait hiçbir iz bulunamamıştır. 1880’de fotoğraflanan Massett ve Skidegate’deki ünlü direkler dizisi, gelişmiş ve gelenekselleşmiş bir formdaydı. Oysa Haida direklerinin birçoğu, 1830-1880 yılları arasında, tahminen aynı zamana ait oymacılar tarafından oyulmuştu.
Kızılderililerin çoğu Hıristiyanlığa geçtiklerinde Haida direkleri, sadece 10-30 yaşlarındaydı. Geleneksel adetler 1880 civarında terk edilmeye başlandığında Haida’lar bu direkleri kesmişler ve beyazlara satmışlardır. Haida’larda 1840-1850 yıllarından önce morg direkleri kullanılmamasına rağmen birkaç erken ve geçiş direk, sonrakilerin prototipleri sayılabilir.
Gelenekselleşmiş tarzdaki ilk totem direği, büyük bir olasılıkla Nisrae’ler veya Nass River kuzeyindeki Tsimshian’lardan çıkmıştır. Yerli geleneklerinin gösterdiği gibi, ölüyü anmanın bu şekli çok eski bir adet olmadığı halde, Gitksan ve Tsimshian’lardan daha önce burada uygulanmıştır. Haida ve Tlingit oymacıları, büyük bir olasılıkla Nass’takileri örnek almışlardır.
Nass River’daki haliç, bir hayli yaygın ve gerekli bir hammadde olan eulachon yağı için en önemli ticaret rotasıydı. Haida, Tlingit, Tsimshian ve Glitksan’daki yerliler, bu yağı elde edebilmek için her ilkbaharda ya sudan ya da karadan ve her seferinde haftalar süren bu alışverişi için Aşağı Nass’ı takip ederek, değişik köylerde geçici kamplar kurarak seyahat ederlerdi.
Bu yıllık değiş tokuş sırasında, yerel ev sahiplerinin kültürel özellikleri, misafirlerin sürekli gözlemi altındaydı, ve genellikle de kıskançlık ya da kavga nedeni oluyordu.
Öte yandan, Nass’taki Tsimshian’ların Queen Charlotte Adalarına ya da Tlingit’e, baskın yapma veya arada sırada akrabaları ziyaret etme dışında, seyahat ettikleri şüphelidir. Tlingit direklerinin Nass River çevresindeki daha önce yapılmış direklere benzemesi, ilk kendi başına duran direklerin Tsimshian’lı sanatçılar tarafından oyulduğu sonucunu destekler.
Nass River kabilelerinin Yukarı Skeena halkından daha önce totem direkleri yaptığını gösteren birçok kanıt vardır.
Bazı Gitwinlkul köylülerinin Yukarı Nass’ta avlanma sahası vardı ve Gitksan’lar her baharda eulachon tutmak veya kıyı kabileleriyle post ve kurutulmuş meyve keki ticareti yapmak için Aşağı Nass’a seyahat ederlerdi. Zaman ilerledikçe kıyıdaki daha gelişmiş kabilelerde güçlü bir kültürel etkilenme gerçekleşti.
Nass River oymacılarının tamamı, Kuzeybatı Kıyısı’ndakilerin en iyileriydiler. Sanatları, bölgede erişilebilen en yüksek, en gelişmiş noktadaydı. Totem direkleri, en ustaca yapılanlardı ve herhangi bir yerde görülenlerin en yüksekleri arasındaydı.
Ölüyü şereflendiren morg sütunlarının oyulması ve dikilmesi geleneğinin kökenini tek bir yere bağlamak oldukça zordur. Cook tarafından tanımlanan Nootka ’ların basit direkleri bile, yabancı etkenlerce etkilenmemiş yerli sanatını temsil etmez.
O zamanlarda demir ve bakır aletler, uzman ustalar tarafından her yerde kullanılırdı. Kuzeybatı Kıyısı, Cook’un o bölgeye gelmesinden onlarca yıl önce Rus kaşifler tarafından keşfedilmişti ve İspanyollar da bölgede ziyaretlerinin izlerini bırakmışlardı.
Bunun gibi, İngiliz ve Fransızların da etkileri, ara kabilelerle yapılan temaslar, ve dağdaki boğazların batısında gezinen ormancılar (Coureurs de Bois) aracılığıyla Kuzeybatı Kıyısı’nda hissedilmiştir . Araştırmalara göre, Kuzeybatı Kıyısı’ndaki yerlilerin, iki yüz yılı aşkın bir zamandır yabancı etkenlere açık olduğu kesinleşmiştir.
Totem direklerinin veya morg sütunlarının ilk nerede ve tam olarak ne zaman kullanıldığı, iki önemli ancak aynı zamanda cevaplanması zor sorulardır. Mevcut bilgiler, olasılıkların arasından Gitksan veya Tsimshian’ı tamamiyle eler. Benzer şekilde, en güneydeki kabilelerin de totemleri ilk olarak kullandıkları düşünülemez. Bella Bella’lar, oymacılıktan ziyade boyamayla uğraşmışlardır.
Kwakiutl ve Nootka`nın plastik sanatlardaki ustalığı, daha kuzeydeki kabilelerinkine nazaran daha kaba saba kalmıştır. Ata figürlerinin örnekleri nadiren kullanılmıştır, çünkü bunlar, Skeena’nın güneyindeki kabileler arasında oldukça az önem taşımışlardır. Kwakiutl ve Nootka’daki totem direkleri son zamanlara aittir, çok azı 1880’den önce dikilmiştir. Kwakiutl direklerinin en bilinen ve Albert Körfezinde bulunanlar, 1890’dan sonra oyulmuş ve dikilmiştir.
İlk bakışta, Güney Alaska’daki Tlingit’lerin ölüleri için anıtlar dikme geleneğini başlattığı söylenebilir. Bunlar Rus tüccarlara yakınlıkları nedeni ile demir aletlere ilk sahip olanlardır.
En usta oymacı ve dokumacılardan olmalarına rağmen, totem direklerini ilk başlatan onlar da değildiler. Köylerine gelen ilk kaşifler, büyük oymalardan veya daha güneydeki Haida’larda gözlenenlere benzer ev veya mezar kazıklarından hiç bahsetmemişlerdir.
Bu kaşiflerden, keskin ve deneyimli bir gözlemci olan ve uzun yıllar boyunca Alaska Kıyısı’nda kalan Teğmen G.T. Emmons, Tlingit halkının kuzeydeki yarısının çok yakın zamanlara kadar hiç totem direği dikmediğini belirtir.
Haida’lar da direk oymacılığını ilk başlatanlar değildiler. Bildiğimiz kadarıyla, Haida direkleri gerçekte ev direkleridir. Haida’lar arasında oyma işlerinin büyük bir kısmını oluşturan ev direkleri, Tsimshian’larda daha az yaygın olmuştur.
Haida köyleri, 18. yüzyılın sonu 19. yüzyılın başında sıkça incelendiği halde büyük direklere ait hiçbir iz bulunamamıştır. 1880’de fotoğraflanan Massett ve Skidegate’deki ünlü direkler dizisi, gelişmiş ve gelenekselleşmiş bir formdaydı. Oysa Haida direklerinin birçoğu, 1830-1880 yılları arasında, tahminen aynı zamana ait oymacılar tarafından oyulmuştu.
Kızılderililerin çoğu Hıristiyanlığa geçtiklerinde Haida direkleri, sadece 10-30 yaşlarındaydı. Geleneksel adetler 1880 civarında terk edilmeye başlandığında Haida’lar bu direkleri kesmişler ve beyazlara satmışlardır. Haida’larda 1840-1850 yıllarından önce morg direkleri kullanılmamasına rağmen birkaç erken ve geçiş direk, sonrakilerin prototipleri sayılabilir.
Gelenekselleşmiş tarzdaki ilk totem direği, büyük bir olasılıkla Nisrae’ler veya Nass River kuzeyindeki Tsimshian’lardan çıkmıştır. Yerli geleneklerinin gösterdiği gibi, ölüyü anmanın bu şekli çok eski bir adet olmadığı halde, Gitksan ve Tsimshian’lardan daha önce burada uygulanmıştır. Haida ve Tlingit oymacıları, büyük bir olasılıkla Nass’takileri örnek almışlardır.
Nass River’daki haliç, bir hayli yaygın ve gerekli bir hammadde olan eulachon yağı için en önemli ticaret rotasıydı. Haida, Tlingit, Tsimshian ve Glitksan’daki yerliler, bu yağı elde edebilmek için her ilkbaharda ya sudan ya da karadan ve her seferinde haftalar süren bu alışverişi için Aşağı Nass’ı takip ederek, değişik köylerde geçici kamplar kurarak seyahat ederlerdi.
Bu yıllık değiş tokuş sırasında, yerel ev sahiplerinin kültürel özellikleri, misafirlerin sürekli gözlemi altındaydı, ve genellikle de kıskançlık ya da kavga nedeni oluyordu.
Öte yandan, Nass’taki Tsimshian’ların Queen Charlotte Adalarına ya da Tlingit’e, baskın yapma veya arada sırada akrabaları ziyaret etme dışında, seyahat ettikleri şüphelidir. Tlingit direklerinin Nass River çevresindeki daha önce yapılmış direklere benzemesi, ilk kendi başına duran direklerin Tsimshian’lı sanatçılar tarafından oyulduğu sonucunu destekler.
Nass River kabilelerinin Yukarı Skeena halkından daha önce totem direkleri yaptığını gösteren birçok kanıt vardır.
Bazı Gitwinlkul köylülerinin Yukarı Nass’ta avlanma sahası vardı ve Gitksan’lar her baharda eulachon tutmak veya kıyı kabileleriyle post ve kurutulmuş meyve keki ticareti yapmak için Aşağı Nass’a seyahat ederlerdi. Zaman ilerledikçe kıyıdaki daha gelişmiş kabilelerde güçlü bir kültürel etkilenme gerçekleşti.
Nass River oymacılarının tamamı, Kuzeybatı Kıyısı’ndakilerin en iyileriydiler. Sanatları, bölgede erişilebilen en yüksek, en gelişmiş noktadaydı. Totem direkleri, en ustaca yapılanlardı ve herhangi bir yerde görülenlerin en yüksekleri arasındaydı.
BİR TOTEMİN HAZIRLANMASI VE DİKİLMESİ
Bir totem direğinin hazırlanma işlemi –geniş bir kırmızı sedir ağacının kesilmesi, karayolu ile veya denizde hatırı sayılır bir mesafeye taşınması, oyulması ve dikilmesi- genellikle seneleri alırdı. Önce bir ağaç seçilirdi ve işi sipariş eden ailenin üyeleri dışındaki insanlar tarafından kesilirdi. Bu insanlar, ağaç kesildikten sonra herkesin önünde yedirilir ve ödemeleri yapılırdı.
Daha sonra ağaç kesme işini sipariş eden aileler arasından bir kişi oymacı olarak tutulurdu.
Oymacı gerekli ustalığı gösteremezse, işin getireceği nüfuzu düşünerek kendisi resmi olarak görevde kaldığı halde işi yapması için bir başka kişiyi tutardı. Oyma işi mümkün olduğunca gizli olarak yapılırdı, figürler sayıları beşten fazla olabilecek mevcut aile büyükleri listesinden totem sahipleri tarafından seçilirdi.
Oyma işi tamamlandığında, totemin dikilmesi için gerekli yiyecek ve servet bir araya getirilince komşu kabilelerin önde gelen bütün ailelerine davetiyeler gönderilirdi.
Totemler, 1890’ların sonlarına kadar sosyal yaşamın temeli olan şenlikler için toplanan yüzlerce insanın yardımıyla dikilirdi. Bu oyma anıtlar, genellikle Kıyı Kızılderililerinin ana yollarını oluşturan nehir ya da okyanus kıyılarına bakardı.
Sahiplerinin evlerinin önünde birbirlerinden uzakta durur ve eğri bir çizgi halinde köy boyunca sıralanırlardı. Köylerin yer değiştirmesi durumunda ise totemler terkedilmiş köylerde kalırlardı ve zaman içerisinde çevresinde yetişen ağaçlar arasında kaybolurlardı.
Bir totem direğinin hazırlanma işlemi –geniş bir kırmızı sedir ağacının kesilmesi, karayolu ile veya denizde hatırı sayılır bir mesafeye taşınması, oyulması ve dikilmesi- genellikle seneleri alırdı. Önce bir ağaç seçilirdi ve işi sipariş eden ailenin üyeleri dışındaki insanlar tarafından kesilirdi. Bu insanlar, ağaç kesildikten sonra herkesin önünde yedirilir ve ödemeleri yapılırdı.
Daha sonra ağaç kesme işini sipariş eden aileler arasından bir kişi oymacı olarak tutulurdu.
Oymacı gerekli ustalığı gösteremezse, işin getireceği nüfuzu düşünerek kendisi resmi olarak görevde kaldığı halde işi yapması için bir başka kişiyi tutardı. Oyma işi mümkün olduğunca gizli olarak yapılırdı, figürler sayıları beşten fazla olabilecek mevcut aile büyükleri listesinden totem sahipleri tarafından seçilirdi.
Oyma işi tamamlandığında, totemin dikilmesi için gerekli yiyecek ve servet bir araya getirilince komşu kabilelerin önde gelen bütün ailelerine davetiyeler gönderilirdi.
Totemler, 1890’ların sonlarına kadar sosyal yaşamın temeli olan şenlikler için toplanan yüzlerce insanın yardımıyla dikilirdi. Bu oyma anıtlar, genellikle Kıyı Kızılderililerinin ana yollarını oluşturan nehir ya da okyanus kıyılarına bakardı.
Sahiplerinin evlerinin önünde birbirlerinden uzakta durur ve eğri bir çizgi halinde köy boyunca sıralanırlardı. Köylerin yer değiştirmesi durumunda ise totemler terkedilmiş köylerde kalırlardı ve zaman içerisinde çevresinde yetişen ağaçlar arasında kaybolurlardı.
TOTEM SANATININ GELİŞİMİ
Anıt sütunlarının oyulması ve dikilmesi sanatı, Kuzeybatı Kıyısında sanıldığı gibi çok eski değildir. Yaygın bir yanlış anlayışa göre ayakta kalan totem direkleri yüzlerce yıl yaşındadırlar, ancak bölgenin iklim koşulları ve kullanılan malzemenin doğası incelendiğinde bu anlayışın yanlış olduğu kanıtlanmıştır.
Orta derecede yağış alan ve toprağı kum ve çakıl içeren Yukarı Skeena bölgesinde bir yeşil sedir ağacı 50-60 yıldan daha fazla ayakta duramaz. Bugün kıyı boyunda, yüzyıl önce dikilenlerin sadece birkaçı ayaktadır. Yılın çoğu zamanında hakim olan yoğun nem ve muskeg oluşumu çürüme işlemini hızlandırmıştır.
Örneğin Port Simpson’daki totem direklerinden güneyde yer alanlar, ısı ve yağmurlu rüzgarlar nedeniyle, daha hızlı çürümüşlerdir. Parklarda ve müzelerde bulunan ünlü totemlerin çoğu, 1860’tan sonra oyulmuştur, Alert Bay gibi Kızılderili köylerinde kalan birkaçı ise çok daha sonra dikilmiştir.
Yerli oyma teknikleri 19. yüzyılda daha hızlı gelişmiştir. 1778’deki sözleşmeden sonra Avrupalılar tarafından yerlilere satılan el aletlerine (çelik balta, keser, kıvrık bıçak gibi) dayanmaktadır bu gelişme. Kürk ticaretinden kazanılan malzeme avantajı, kıskançlık ve rekabeti hareketlendirmiş, ve yüksek itibar ve mevki için harcanan çabaları körüklemiştir.
Totem direği dikmek, 1830’dan sonra daha da yaygın olmuş; büyüklüğü ve figürlerinin güzelliği, varlık ve statünün göstergesi haline gelmiştir.
Köylerdeki yarı-bağımsız liderler arasında direklerin büyüklüğü ile ilgili düşmanlıklar ortaya çıkmıştır. Bunun üzücü bir örneği, 1870 civarında Nass River’da Hladerh ve Sispegoot arasında çıkan kavgadır.
Wolves(Kurtlar)’ın lider şefi olan Hladerh, kendi boyunu geçen hiçbir direğin dikilmesine izin vermiyordu ve Finback Whales(Sırttan Yüzgeçli Balinalar)’ın lider şefi olan Sispegoot’un mali durumu, rakibinin kıskançlığına aldırmayacak kadar iyiydi.
Sispegoot’un yeni direği oyulduğunda, köydeki en uzun direk olacağına dair haberler dolaşmaya başladı. Hladerh’in defalarca yinelenen uyarılarına karşın, Sispegoot direğinin dikilmesi için davetiyeler göndermeye başladı.
Sispegoot, Hladerh’in evinin önünden kanoyla geçerken vurulup yaralandığında, şenliği bir yıl sonraya ertelemek zorunda kaldı. Bu arada, Hladerh, zeki bir entrikayla, Sispegoot’un kendi adamlarından biri tarafından öldürülmesini başardı.
Hladerh daha sonra kendi phratry’sinden başka bir şefi, direği dikildikten sonra, kısaltması için iki kere zorlayarak küçük düşürdü.
Yukarı Skeena bölgesindeki çoğu direk, 1880 yılından sonra dikilmişti. En eski 5-6 tanesi 1860’larda dikilmiş olduğu halde, Gitksan’ın ortasındaki yerli yaşamının bu özelliğinin, 1870-1880 arasında moda olduğunu söylemek daha doğru olacaktır.
Direk oyma işini benimseyen ilk köylerden birisi olan Gitwinlkul’un yaklaşık 30 direğinden sadece 6 tanesi, 1880’lerden önce dikilmişti, ve komşu köylerde de sadece birkaç tane direk vardı.
Anıt sütunlarının oyulması ve dikilmesi sanatı, Kuzeybatı Kıyısında sanıldığı gibi çok eski değildir. Yaygın bir yanlış anlayışa göre ayakta kalan totem direkleri yüzlerce yıl yaşındadırlar, ancak bölgenin iklim koşulları ve kullanılan malzemenin doğası incelendiğinde bu anlayışın yanlış olduğu kanıtlanmıştır.
Orta derecede yağış alan ve toprağı kum ve çakıl içeren Yukarı Skeena bölgesinde bir yeşil sedir ağacı 50-60 yıldan daha fazla ayakta duramaz. Bugün kıyı boyunda, yüzyıl önce dikilenlerin sadece birkaçı ayaktadır. Yılın çoğu zamanında hakim olan yoğun nem ve muskeg oluşumu çürüme işlemini hızlandırmıştır.
Örneğin Port Simpson’daki totem direklerinden güneyde yer alanlar, ısı ve yağmurlu rüzgarlar nedeniyle, daha hızlı çürümüşlerdir. Parklarda ve müzelerde bulunan ünlü totemlerin çoğu, 1860’tan sonra oyulmuştur, Alert Bay gibi Kızılderili köylerinde kalan birkaçı ise çok daha sonra dikilmiştir.
Yerli oyma teknikleri 19. yüzyılda daha hızlı gelişmiştir. 1778’deki sözleşmeden sonra Avrupalılar tarafından yerlilere satılan el aletlerine (çelik balta, keser, kıvrık bıçak gibi) dayanmaktadır bu gelişme. Kürk ticaretinden kazanılan malzeme avantajı, kıskançlık ve rekabeti hareketlendirmiş, ve yüksek itibar ve mevki için harcanan çabaları körüklemiştir.
Totem direği dikmek, 1830’dan sonra daha da yaygın olmuş; büyüklüğü ve figürlerinin güzelliği, varlık ve statünün göstergesi haline gelmiştir.
Köylerdeki yarı-bağımsız liderler arasında direklerin büyüklüğü ile ilgili düşmanlıklar ortaya çıkmıştır. Bunun üzücü bir örneği, 1870 civarında Nass River’da Hladerh ve Sispegoot arasında çıkan kavgadır.
Wolves(Kurtlar)’ın lider şefi olan Hladerh, kendi boyunu geçen hiçbir direğin dikilmesine izin vermiyordu ve Finback Whales(Sırttan Yüzgeçli Balinalar)’ın lider şefi olan Sispegoot’un mali durumu, rakibinin kıskançlığına aldırmayacak kadar iyiydi.
Sispegoot’un yeni direği oyulduğunda, köydeki en uzun direk olacağına dair haberler dolaşmaya başladı. Hladerh’in defalarca yinelenen uyarılarına karşın, Sispegoot direğinin dikilmesi için davetiyeler göndermeye başladı.
Sispegoot, Hladerh’in evinin önünden kanoyla geçerken vurulup yaralandığında, şenliği bir yıl sonraya ertelemek zorunda kaldı. Bu arada, Hladerh, zeki bir entrikayla, Sispegoot’un kendi adamlarından biri tarafından öldürülmesini başardı.
Hladerh daha sonra kendi phratry’sinden başka bir şefi, direği dikildikten sonra, kısaltması için iki kere zorlayarak küçük düşürdü.
Yukarı Skeena bölgesindeki çoğu direk, 1880 yılından sonra dikilmişti. En eski 5-6 tanesi 1860’larda dikilmiş olduğu halde, Gitksan’ın ortasındaki yerli yaşamının bu özelliğinin, 1870-1880 arasında moda olduğunu söylemek daha doğru olacaktır.
Direk oyma işini benimseyen ilk köylerden birisi olan Gitwinlkul’un yaklaşık 30 direğinden sadece 6 tanesi, 1880’lerden önce dikilmişti, ve komşu köylerde de sadece birkaç tane direk vardı.
TEKNİK VE TEKNİĞİN EVRİMİ
Yerel hikayelere göre, oyma ev-önü direklerinin ve ev-köşelerindeki desteklerin, ilk bağımsız totem direğinin kullanılmasından çok seneler önce Tsimshian’da görülmüştür. Yine benzer birkaç ev ve destek te, Skeena’daki kanyonun alt taraflarında da bulunmuştur.
Yerliler, geleneksel stilde geniş ve ortak konutlar inşa etmekten vazgeçtiklerinde, eski ev dekorasyonu stilinden de vazgeçmiş oldular. Eskiden törenlerde giriş kapısı olarak kullanılan anıtsal sütunlar, artık eski kullanımları dışında moda oldu.
Yukarı Skeena’nın en eski direklerinden bazılarındaki oyma teknikleri, maske yapmakta ve küçük bağımsız nesneleri oymakta kullanılan tekniklerle gelişen oyma sanatının ilk aşamalarını gösterir.
Bu direklerdeki oymalar,doğadaki gerçek hayvan ve nesneleri değil, bayramlarda süslendikleri gibi maskeli ve kostümlü oyuncuları tasvir ediyordu. Bu erken Skeena Nehri oymacıları, geniş bir direği dekoratif anlamda uyumu sağlayan mimari bir yapı olarak düşünme noktasına erişen Nass Nehri üstatlarının becerilerinden yoksundular.
Gitwinlkul’daki iki direk oyma üstadı, Haesem-hliyawn ve Hlamee, Gitksan’daki ustalığın iki özel dönemini temsil ederler. Bunlardan 1868’e kadar yaşayan Haesem-hliyawn, hala ayakta duran en iyi direklerden bazılarını oymuştur. Onun hayranı olan genç Hlamee ise 1900’den sonra ölmüştür.
Haesem-hliyawn’ın stili, tamamen yerli özelliklere sahip ve en ustaca olanlarındandı. Gerçekçilikle süsleme sanatını çok güçlü bir anlayışla birleştirmişti.
Sanatı doğadan esinlenmişti, aynı zamanda da en eski biçemsel tekniğin öncülerindendi. Haesem-hliyawn, 1840 ve 1880 yılları arasında, totem direği sanatının gelişimi ve en parlak (zirvedeki) dönemlerine tanıklık eden bir kuşağa aitti. Yaptığı insan figürleri, yerli sanatının en parlak eserleri arasında yer alır. Oyduğu yüzler, abartılmış ifadeleri ve eğlenceli buruşukluklarıyla, Kuzeybatı Kıyısı sanatının tipik özellikleriydi.
Verimli bir işçi olan Hlamee, yaptığı oymaların niteliklerini artırmak için beyaz adamın boyasını kullanan ilk kişiydi. Boyayı sağduyu ile ve etkileyici biçimde kullanması, ne yazık ki işin heykelsel kalitesini azalttı. Yeni moda, yerli ilham kaynağının ve sanatsal niteliğinin açıkça kayboluşunu telafi edemedi.
Nass’taki oyma direkler, Skeena’dakilerden daha iyi kalitedeydi, fakat sayıca daha azdı, çünkü Nass halkı, Gitksan’dakilerden daha erken bir zamanda, 1880 veya 1890 yılları civarında, eski geleneklerinden vazgeçmişlerdi. İki bölgedeki direk oyma tekniği, Haesem-hliyawn’ın daha erken ve daha iyi sanatından Hlamee’ninkine geçişi belgeleri ile kanıtlar.
Diğer taraftan, Aşağı Skeena’daki Tsimshian, totem direklerini oyma sanatıyla hiç uğraşmadı. Önemli ve tarihsel bir olayın anısına, uzun ve kalın bir taş dikilirdi. Her ne kadar Tsimshian, oldukça yeni olan, ölüleri için anıtsal oyma direk dikme geleneğini benimsemese de, evlerinin önündeki ata sembollerini yerli boyalarıyla boyama geleneğini yitirmedi.
Skeena ağzı yakınlarındaki Gitsees köylerinde, hiç bir totem direğinin dikildiği görülmese de, beş tane ev-önü tablosu, 1920’lerin sonlarında bile açıkça hatırlanır ve anlatılırdı. Komşu kabilelerdeki bir çok ev de, bir zamanlar kıyı boyunca oldukça yaygın olan bu stilde süslenmişti.
Bu olağanüstü, Kuzeybatı Kıyısı’na ait, ev direkleri ve uzun morg sütunları oyma ve dikme veya ev önlerindeki ataları resmetme geleneği, tek merkezden kaynaklandığını ve çeşitli yönlere doğru yayıldığını gösterecek şekilde tarz tutarlılığına sahiptir. Bu geleneğin yayılma sınırları, Kuzeybatı Kıyısı genel sanatının (tahta, deri, taş, kemik ve fildişi oyma ve boyamayı kapsayan) sınırlarıyla çakışır.
Kuzeybatı Kıyısı sanatı, büyük biçimlerdense küçük formlarda daha eskiye dayanır. Başlangıcı, tarih öncesi zamanlara kadar izlenebilir. Sembolik şekiller, 1775 ve 1800 yılları arasında, İspanyol, İngiliz ve Fransız kaşiflerin zamanlarında, standartlaşmıştı.
İlk kez dünyanın etrafında dolaşan denizcilerin çoğu -Cook, Dixon, Meares, Vancouver, Marchand, ve La Perouse- 1800’lerin sonlarında maskelerin, kutuların ve törensel nesnelerin bizim şu anda bildiğimiz (alışık olduğumuz) stilde süslendiğini kanıtlarlar.
Aynı zamanda, ev önlerinin boyanmış tasarımlarla süslendiğinden de bahsederler. Bununla birlikte, kıyı boyunca totem direkleri proper veya bağımsız anıtsal sütunların var olduğuna dair dikkat çekici bir kanıt eksikliği vardır. Örneğin, Queen Charlotte Adası’ndaki çeşitli Haida köylerini inceledi ise de, küçük oyma tepsi ve kaşıkları ayrıntılı bir şekilde tanımladığı halde totem veya ev direklerinden bahsetmez.
Fakat, 1780’den 1800’e kadar, bazı oyma ev kazıklarının varlığı zaten biliniyordu. Kaptan Cook, 1780 kışını geçirdiği, Nootka Sound’daki bazı şeflerin evinde birkaç oyma kazığı incelemişti, ressamı Webster da taslaklarında onların bir ikisinin özelliklerini resmetmişti.
Meares, 1788 ve 1789’da, aynı yörede Nootka oymalarını incelemiş ve şöyle tanımlamıştı:
“Üç devasa ağaç, kaba saba oyulmuş ve boyanmış, çatı kirişlerini oluşturan, ve uçlardan ve ortadan kocaman görüntülerle desteklenmiş, oyulmuş iri kereste blokları.
” Başka yerlerde, “bozuk şekilli figürler” olarak bahseder bu oymalardan. Oyulmuş direğin ilk resmi, bir Haida evinin önü ya da giriş direğininkiydi ve Bartletts’in 1790 günlüğünde kaydedilmişti.
Yerel hikayelere göre, oyma ev-önü direklerinin ve ev-köşelerindeki desteklerin, ilk bağımsız totem direğinin kullanılmasından çok seneler önce Tsimshian’da görülmüştür. Yine benzer birkaç ev ve destek te, Skeena’daki kanyonun alt taraflarında da bulunmuştur.
Yerliler, geleneksel stilde geniş ve ortak konutlar inşa etmekten vazgeçtiklerinde, eski ev dekorasyonu stilinden de vazgeçmiş oldular. Eskiden törenlerde giriş kapısı olarak kullanılan anıtsal sütunlar, artık eski kullanımları dışında moda oldu.
Yukarı Skeena’nın en eski direklerinden bazılarındaki oyma teknikleri, maske yapmakta ve küçük bağımsız nesneleri oymakta kullanılan tekniklerle gelişen oyma sanatının ilk aşamalarını gösterir.
Bu direklerdeki oymalar,doğadaki gerçek hayvan ve nesneleri değil, bayramlarda süslendikleri gibi maskeli ve kostümlü oyuncuları tasvir ediyordu. Bu erken Skeena Nehri oymacıları, geniş bir direği dekoratif anlamda uyumu sağlayan mimari bir yapı olarak düşünme noktasına erişen Nass Nehri üstatlarının becerilerinden yoksundular.
Gitwinlkul’daki iki direk oyma üstadı, Haesem-hliyawn ve Hlamee, Gitksan’daki ustalığın iki özel dönemini temsil ederler. Bunlardan 1868’e kadar yaşayan Haesem-hliyawn, hala ayakta duran en iyi direklerden bazılarını oymuştur. Onun hayranı olan genç Hlamee ise 1900’den sonra ölmüştür.
Haesem-hliyawn’ın stili, tamamen yerli özelliklere sahip ve en ustaca olanlarındandı. Gerçekçilikle süsleme sanatını çok güçlü bir anlayışla birleştirmişti.
Sanatı doğadan esinlenmişti, aynı zamanda da en eski biçemsel tekniğin öncülerindendi. Haesem-hliyawn, 1840 ve 1880 yılları arasında, totem direği sanatının gelişimi ve en parlak (zirvedeki) dönemlerine tanıklık eden bir kuşağa aitti. Yaptığı insan figürleri, yerli sanatının en parlak eserleri arasında yer alır. Oyduğu yüzler, abartılmış ifadeleri ve eğlenceli buruşukluklarıyla, Kuzeybatı Kıyısı sanatının tipik özellikleriydi.
Verimli bir işçi olan Hlamee, yaptığı oymaların niteliklerini artırmak için beyaz adamın boyasını kullanan ilk kişiydi. Boyayı sağduyu ile ve etkileyici biçimde kullanması, ne yazık ki işin heykelsel kalitesini azalttı. Yeni moda, yerli ilham kaynağının ve sanatsal niteliğinin açıkça kayboluşunu telafi edemedi.
Nass’taki oyma direkler, Skeena’dakilerden daha iyi kalitedeydi, fakat sayıca daha azdı, çünkü Nass halkı, Gitksan’dakilerden daha erken bir zamanda, 1880 veya 1890 yılları civarında, eski geleneklerinden vazgeçmişlerdi. İki bölgedeki direk oyma tekniği, Haesem-hliyawn’ın daha erken ve daha iyi sanatından Hlamee’ninkine geçişi belgeleri ile kanıtlar.
Diğer taraftan, Aşağı Skeena’daki Tsimshian, totem direklerini oyma sanatıyla hiç uğraşmadı. Önemli ve tarihsel bir olayın anısına, uzun ve kalın bir taş dikilirdi. Her ne kadar Tsimshian, oldukça yeni olan, ölüleri için anıtsal oyma direk dikme geleneğini benimsemese de, evlerinin önündeki ata sembollerini yerli boyalarıyla boyama geleneğini yitirmedi.
Skeena ağzı yakınlarındaki Gitsees köylerinde, hiç bir totem direğinin dikildiği görülmese de, beş tane ev-önü tablosu, 1920’lerin sonlarında bile açıkça hatırlanır ve anlatılırdı. Komşu kabilelerdeki bir çok ev de, bir zamanlar kıyı boyunca oldukça yaygın olan bu stilde süslenmişti.
Bu olağanüstü, Kuzeybatı Kıyısı’na ait, ev direkleri ve uzun morg sütunları oyma ve dikme veya ev önlerindeki ataları resmetme geleneği, tek merkezden kaynaklandığını ve çeşitli yönlere doğru yayıldığını gösterecek şekilde tarz tutarlılığına sahiptir. Bu geleneğin yayılma sınırları, Kuzeybatı Kıyısı genel sanatının (tahta, deri, taş, kemik ve fildişi oyma ve boyamayı kapsayan) sınırlarıyla çakışır.
Kuzeybatı Kıyısı sanatı, büyük biçimlerdense küçük formlarda daha eskiye dayanır. Başlangıcı, tarih öncesi zamanlara kadar izlenebilir. Sembolik şekiller, 1775 ve 1800 yılları arasında, İspanyol, İngiliz ve Fransız kaşiflerin zamanlarında, standartlaşmıştı.
İlk kez dünyanın etrafında dolaşan denizcilerin çoğu -Cook, Dixon, Meares, Vancouver, Marchand, ve La Perouse- 1800’lerin sonlarında maskelerin, kutuların ve törensel nesnelerin bizim şu anda bildiğimiz (alışık olduğumuz) stilde süslendiğini kanıtlarlar.
Aynı zamanda, ev önlerinin boyanmış tasarımlarla süslendiğinden de bahsederler. Bununla birlikte, kıyı boyunca totem direkleri proper veya bağımsız anıtsal sütunların var olduğuna dair dikkat çekici bir kanıt eksikliği vardır. Örneğin, Queen Charlotte Adası’ndaki çeşitli Haida köylerini inceledi ise de, küçük oyma tepsi ve kaşıkları ayrıntılı bir şekilde tanımladığı halde totem veya ev direklerinden bahsetmez.
Fakat, 1780’den 1800’e kadar, bazı oyma ev kazıklarının varlığı zaten biliniyordu. Kaptan Cook, 1780 kışını geçirdiği, Nootka Sound’daki bazı şeflerin evinde birkaç oyma kazığı incelemişti, ressamı Webster da taslaklarında onların bir ikisinin özelliklerini resmetmişti.
Meares, 1788 ve 1789’da, aynı yörede Nootka oymalarını incelemiş ve şöyle tanımlamıştı:
“Üç devasa ağaç, kaba saba oyulmuş ve boyanmış, çatı kirişlerini oluşturan, ve uçlardan ve ortadan kocaman görüntülerle desteklenmiş, oyulmuş iri kereste blokları.
” Başka yerlerde, “bozuk şekilli figürler” olarak bahseder bu oymalardan. Oyulmuş direğin ilk resmi, bir Haida evinin önü ya da giriş direğininkiydi ve Bartletts’in 1790 günlüğünde kaydedilmişti.
Totem Poles: A Recent Native Art of The Nortwest Coast of America by US Government Printing Office 1932
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)








